Posted by: tuulia on: Haziran 17, 2010 Perşembe

daha iyi anlayabilmen için dizilerden örnek vereceğim.. aslında sadece tek bir diziden.. kişi ve yer adları klişe olmayan nedenlerden dolayı değiştirilir ve/veya gizlenirken olaylar ve diyaloglar aynen aktarılacaktır..
uzun bir koridorda yürüyorum; yanımda kâhin var.. neden kâhin? çünkü kâhinler her şeyi görür? sanırım.. bir odada 3 kişi bir yatağın çevresinde ayakta duruyor.. onlara bakıyorum; onları tanıyorum.. beni görmüyorlar çünkü yatakta yatana bakıyorlar.. yatakta yatan, benim.. ben de beni görmüyorum.. kâhin:
- bunlar tam da nefret ettiğin insanlar değil mi?
ölüm döşeğindeki ben, inleyerek yoo, diyor..
- ah, ama tam olarak sevdiğin de söylenemez.. eğer olsaydı, ailen bu odadaki insanlar olmaz mıydı? ve sen.. sen onların yoldaşı oldun.. bunu söylerken sesindeki küçümseyici tınıyı fark ediyorum.. yüzüne bakıyorum; küçümseyici bir ifadeyle devam ediyor..
- izle bak, nasıl da birbirlerini avutmaya çalışıyorlar.. en azından onları bundan mahrum bırakmadın. henüz.. empatilerini öldürmedin. henüz.. insanlara ayıracak yerin kalmadı.. sen, insanları sevmiyorsun. bu senin için yeterince açık, yeterince yerinde mi, yoldaş?
öyle mi? bilemiyorum.. insanları sevmek? her şey anlamsız..
- bunu bana neden yapıyorsun? bunları yeniden yaşamak istemiyorum. beni inceleyen gözlerle süzüyor. odayı terk ediyoruz; şimdi yine boş koridorda ilerliyoruz..
- eskiler derdi ki: “bir halkın gücü, liderlerinin beden gücü kadardır”. sözü kafamda biraz evirip çevirdikten sonra ne yani ben ölünce insanlık da mı ölüyor? diye karşı çıkıyorum ki ironiyi fark ediyorum:
- eğer sen benim bilinçaltımsan, söylemeliyim ki, biraz kibirli değil miyiz? buna gerçekten gülerim işte! ama kâhin, gülmüyor.. mecbur, iğnelerimi cebime geri sokuyorum..
- insanlık, sen öldüğün için ölmüyor. eskiler her şeyi bilemezdi.. bazı konularda yanıldılar.. halkın bedeni ve liderin bedeni aynı şey değil.. ama ruhları ve şevkleri aynı olmalı.
kâhinin oyununu anlıyorum.. tek yaptığı, benim insanlarım üzerinden fazilet çığırtkanlığı.. sorun değil, ne de olsa günahları benimkilerden ağır olan bir sürü insan var.. bu düşünce, dudaklarıma minicik bir tebessüm bırakıyor.. kâhin, tebessümü olduğu yerden kapıp inceleyerek:
- aah, onu düşünüyorsun..
o. benden daha günahkâr olduğuna inandığım, ölse kimsenin üzülmeyeceğini düşündüğüm o.. onun ölümünü görsem, bu bile bir zafer olmaz mıydı? sinsice güler ve arkamı dönüp gitmez miydim? ama işte bu lanet kâhin, yine ölüm döşeğindeki bana düşürüyor yolumu.. görebildiğim tek ölüm kendiminki ve.. hadi kabul edelim, bu pek eğlenceli değil..
yavaşça öldüğüm yatağa yaklaşırken bir adamın eğer türkçeye çevrilseydi adı mutlaka “denizler kâşifi şahin” olacak kitaptan uğursuz bir pasaj okuduğunu görüyorum.. şöyle diyor: “ve köklere dalıp parmaklarım kanayıncaya kadar topraktan taş çıkardım. adanın behşettiği bir iki meyvenin tohumlarını topladım ve onları uzun, düz çizgiler hâlinde ektim; tıpkı bir bölük asker gibi. bitirdiğimde eserime baktım. bir bahçe değildi gördüğüm. bir yara gördüm. bu ada benim hayatımı kurtarmıştı ve ben ona kulluk etmemiştim.”
ölüm döşeğindeki birine okunacak şey değil, diye düşünüyorum içimden.. bu adam kim? bana neden bunları okuyor? cevapları biliyorum aslında.. en derinde, etimde, kemiğimde, ruhumda biliyorum.. ama.. korktuğum ne? kâhin kaldığı yerden devam ediyor..
- onun bu evrende zarardan çok yarar sağladığını söylemiyorum.. öyle bir şey yok. söylemek istediğim, birinin yaşama hakkını kabullenmek zorlaştıkça önemli hâle gelir. eğer insanlık hayatta kalmaya değer olduğunu kanıtlayacaksa bunu tek tek bireyler üzerinden yapamaz.. iyi adam da kötü adam da ölümü aynı coşkuyla karşılar.
kâhinin sözlerini kafamda bir yere oturtamıyorum.. gözlerim ölmek üzere olan bana takılmış; kendisine kitap okuyan bu adama sevgiyle bakan bana.. kâhine dönüyorum..
- benden ne istiyorsun?
- sadece birini sevmeni..
- sevmek? hah..
ölüm döşeğindeki ben yavaşça gözlerini kapatıyor ve yaşamım artık düz bir çizgiden ibaret.. biri şu monitörü kapatsın.. adam, ölü-beni dudağından öpüp odadan çıkıyor.. gözleri yaşlı.. az önce okuduğu kitap, şimdi sandalyesinde duruyor.. kitabı elime alıp karıştırıyorum.. gözüm bir pasaja takılıyor.. eğer ölmeseydim beni seven bu adama okumam gereken pasaj bu olurdu sanırım: “sal umduğum kadar denize dayanıklı çıkmadı. dalgalar onu batırmak için durmadan saldırdılar. ölmekten korkmuyordum. içimdeki o boşluktan korktuğum kadar. hiçbir şey hissedemiyordum ve beni asıl korkutan buydu. aklıma sen geldin; düşüncelerimi doldurdun. iyi hissettim.”
belki de.. mutlu son yoktu..
henüz yazılmadı.
gevezeler var