voy a bailar cada mañana

unemployed girl by Kazimir Malevich

onlar hayatın çeyreğinde yitik.. onlara göre akranlarının uğraşıları işe yaramaz.. kendi ölümlülüklerini çok düşünür oldular. ana babaları zamana karşı koyamadı ve şimdi sıra, kendilerinde.. güvensizlikleri, eylemlerinin anlamsızlığı gerçeğiyle destekli.. güvensizlikleri, değil bir başkasını kendilerini bile sevememe yetisiyle destekli.. güvensizlikleri, şimdiki başarılarını gölgeliyor..

yakın kişisel ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorundalar. arkadaşları ya da romantik ilişkileri yok; cinsel hüsran ve gönülsüz bekârlık, yaşam biçimleri.. işlerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. okul yaşamını özlüyorlar. eğilimleri, güçlü fikirlere bağlanma yönünde.. sosyal etkileşimler, onları sıkıyor. eski okul arkadaşlarıyla da bağları yok.

finansal kökenli stres, hayatın pahalılığı altında ezilmelerini kolaylaştırıyor. yalnızlık, depresyon ve intihar eğilimleri onlar için sadece çayın yanında kurabiye.. yine de çocukları olsun istiyorlar. sanıyorlar ki herkes, bir şekilde, onlardan daha iyi durumda.. sosyal becerileri, hüsran boyutlarında..

klinik olarak teşhis edildiler.. geleceklerini kurtarmak için yapabilecekleri hiçbir şey yok. gelecek tasarıları yok çünkü şimdide kaygı ve ümitsizlik dolular.. yerleri sağlam değil. baskıyı hissediyorlar; ama sesleri çıkmıyor. hırslı ama yeri sağlam olmayan genç yetişkin, sen en büyük kurbansın. selam.

dar bir çerçeveden zihnini meşgul eden çeyrek ekmek hayat ve hiç bitmeyen laf kalabalığınla sen..

Candy Darling on her Deathbed by Peter Hujar

daha iyi anlayabilmen için dizilerden örnek vereceğim.. aslında sadece tek bir diziden.. kişi ve yer adları klişe olmayan nedenlerden dolayı değiştirilir ve/veya gizlenirken olaylar ve diyaloglar aynen aktarılacaktır..

uzun bir koridorda yürüyorum; yanımda kâhin var.. neden kâhin? çünkü kâhinler her şeyi görür? sanırım.. bir odada 3 kişi bir yatağın çevresinde ayakta duruyor.. onlara bakıyorum; onları tanıyorum.. beni görmüyorlar çünkü yatakta yatana bakıyorlar.. yatakta yatan, benim.. ben de beni görmüyorum.. kâhin:
bunlar tam da nefret ettiğin insanlar değil mi?
ölüm döşeğindeki ben, inleyerek yoo, diyor..
ah, ama tam olarak sevdiğin de söylenemez.. eğer olsaydı, ailen bu odadaki insanlar olmaz mıydı? ve sen.. sen onların yoldaşı oldun.. bunu söylerken sesindeki küçümseyici tınıyı fark ediyorum.. yüzüne bakıyorum; küçümseyici bir ifadeyle devam ediyor..
izle bak, nasıl da birbirlerini avutmaya çalışıyorlar.. en azından onları bundan mahrum bırakmadın. henüz.. empatilerini öldürmedin. henüz.. insanlara ayıracak yerin kalmadı.. sen, insanları sevmiyorsun. bu senin için yeterince açık, yeterince yerinde mi, yoldaş?

öyle mi? bilemiyorum.. insanları sevmek? her şey anlamsız..
bunu bana neden yapıyorsun? bunları yeniden yaşamak istemiyorum. beni inceleyen gözlerle süzüyor. odayı terk ediyoruz; şimdi yine boş koridorda ilerliyoruz..
eskiler derdi ki: “bir halkın gücü, liderlerinin beden gücü kadardır”. sözü kafamda biraz evirip çevirdikten sonra ne yani ben ölünce insanlık da mı ölüyor? diye karşı çıkıyorum ki ironiyi fark ediyorum:
eğer sen benim bilinçaltımsan, söylemeliyim ki, biraz kibirli değil miyiz? buna gerçekten gülerim işte! ama kâhin, gülmüyor.. mecbur, iğnelerimi cebime geri sokuyorum..
insanlık, sen öldüğün için ölmüyor. eskiler her şeyi bilemezdi.. bazı konularda yanıldılar.. halkın bedeni ve liderin bedeni aynı şey değil.. ama ruhları ve şevkleri aynı olmalı.

kâhinin oyununu anlıyorum.. tek yaptığı, benim insanlarım üzerinden fazilet çığırtkanlığı.. sorun değil, ne de olsa günahları benimkilerden ağır olan bir sürü insan var.. bu düşünce, dudaklarıma minicik bir tebessüm bırakıyor.. kâhin, tebessümü olduğu yerden kapıp inceleyerek:
aah, onu düşünüyorsun..

o. benden daha günahkâr olduğuna inandığım, ölse kimsenin üzülmeyeceğini düşündüğüm o.. onun ölümünü görsem, bu bile bir zafer olmaz mıydı? sinsice güler ve arkamı dönüp gitmez miydim? ama işte bu lanet kâhin, yine ölüm döşeğindeki bana düşürüyor yolumu.. görebildiğim tek ölüm kendiminki ve.. hadi kabul edelim, bu pek eğlenceli değil..

yavaşça öldüğüm yatağa yaklaşırken bir adamın eğer türkçeye çevrilseydi adı mutlaka “denizler kâşifi şahin” olacak kitaptan uğursuz bir pasaj okuduğunu görüyorum.. şöyle diyor: “ve köklere dalıp parmaklarım kanayıncaya kadar topraktan taş çıkardım. adanın behşettiği bir iki meyvenin tohumlarını topladım ve onları uzun, düz çizgiler hâlinde ektim; tıpkı bir bölük asker gibi. bitirdiğimde eserime baktım. bir bahçe değildi gördüğüm. bir yara gördüm. bu ada benim hayatımı kurtarmıştı ve ben ona kulluk etmemiştim.”

ölüm döşeğindeki birine okunacak şey değil, diye düşünüyorum içimden.. bu adam kim? bana neden bunları okuyor? cevapları biliyorum aslında.. en derinde, etimde, kemiğimde, ruhumda biliyorum.. ama.. korktuğum ne? kâhin kaldığı yerden devam ediyor..
onun bu evrende zarardan çok yarar sağladığını söylemiyorum.. öyle bir şey yok. söylemek istediğim, birinin yaşama hakkını kabullenmek zorlaştıkça önemli hâle gelir. eğer insanlık hayatta kalmaya değer olduğunu kanıtlayacaksa bunu tek tek bireyler üzerinden yapamaz.. iyi adam da kötü adam da ölümü aynı coşkuyla karşılar.

kâhinin sözlerini kafamda bir yere oturtamıyorum.. gözlerim ölmek üzere olan bana takılmış; kendisine kitap okuyan bu adama sevgiyle bakan bana.. kâhine dönüyorum..
benden ne istiyorsun?
sadece birini sevmeni..
sevmek? hah..

ölüm döşeğindeki ben yavaşça gözlerini kapatıyor ve yaşamım artık düz bir çizgiden ibaret.. biri şu monitörü kapatsın.. adam, ölü-beni dudağından öpüp odadan çıkıyor.. gözleri yaşlı.. az önce okuduğu kitap, şimdi sandalyesinde duruyor.. kitabı elime alıp karıştırıyorum.. gözüm bir pasaja takılıyor.. eğer ölmeseydim beni seven bu adama okumam gereken pasaj bu olurdu sanırım: “sal umduğum kadar denize dayanıklı çıkmadı. dalgalar onu batırmak için durmadan saldırdılar. ölmekten korkmuyordum. içimdeki o boşluktan korktuğum kadar. hiçbir şey hissedemiyordum ve beni asıl korkutan buydu. aklıma sen geldin; düşüncelerimi doldurdun. iyi hissettim.”

belki de.. mutlu son yoktu..

henüz yazılmadı.

konuşmaya çok ihtiyacım var.. bu yüzden radyoyu açıyorum.. last.fm. en iyisi. çünkü bu aralar en sevdiğim zehir üreticisini çağırıp “arkadaşlarını da getir, parti yapıyoruz!” diyebiliyorum.. ve beni asla kırmıyorlar.. ne de olsa onlar hep gözde. partide sırlarımı açıklamaya karar verdim. her sırrım için farklı renkte bir kağıt alacağım.. sonra..

aslında arada bir, çok ama çok nadir, yakışıklı hasta geliyor.. yakışıklı hastayla sağlık kurulu yanında oynaşamadığımdan ilaçlara bakıyorum ben hep.. aslında hasta, yakışıklı da olsa sonuçta hasta değil mi? hasta la vista yani doktorların dediği gibi: hastayla görüşene dek bir şey söyleyemem..

ne işim var benim hastayla? doktor muyum? hemşire miyim? hasta mıyım? yok canım! hasta, yakışıklı da olsa hastalığını bilecek. yok öyle!

şşt, kızım, evde kaldın haberin yok..
öyle demeyin ama doktor hanım, benim de geleceğimi düşünmem lazım.

neyse, sonuç olarak, en şık abiyelerimizi giyip sağlık ocağı önünde buluştuk.. oğlanlar, abaya giymekte ısrar ettiler; peki, tamam biz zorla giydirdik ama sonuçta güzel oldular.. hem sonra ocağın kapısına asılı kaburgadan anladığım kadarıyla bishōnenler, özenle sağlık sofrasına meze hatta ana yemek olarak sunuluyormuş.. ah, bunları nereden mi duyuyorum?

şık giyimli ilaç mümessili, doktor hanımın kapısında durarak haykırıyordu:
daha fazlasını istemeye hakkın yok çünkü yaşamayı bilmiyorsun!
çok bilmiş mümessil, saat 3’ten önce sana konuşmak düşmez! diyerek çantasını elinden kaptığım gibi kafasına indirdim.. bütün promosyonları, ilaç maketleri, broşürleri yere dağıldı.. pişman değilim, baş hekimim, yine olsa yine yaparım!

sonuç olarak sağlık ocağındaki gece yarısı partisinden kovulduk.. abiyelerimizi çıkartıp başka diyarlara gitmeye baktık.. oğlanlar da dayanamayıp abayalarını çıkardı.. şimdi hepimizi çok güzeliz; hem çıplak hem güzel..

sağlık ocağına yaklaşırken binadan gelen müzik seslerine inanamamış ve içimizi bir ürperti, bir heyecan kaplamıştı.. sanki yabancı diyarlara ilk gidişimiz, uzaylılarla ilk karşılaşmamızdı.. şimdiyse oradan ayrılırken müzik, kulaklarımıza daha az gelir oluyor.. arkamızı dönüp bakmıyoruz; artık şarkıları seçemiyoruz.. bitti. umrumuzda değil..

güneş imparatorluğunun topraklarında dendiği gibi: “biz insanlar, dünyanın hükümdarlarıyız. bu güç, her kız ve erkeğin içinde mevcut.” bu yüzden umrumuzda değil.. ve yürümeye devam ediyoruz..

eğer doktorunuz karşınıza geçip ” test sonuçlarınız elimize ulaştı tuulia hanım. ha ha, siz yaşamdan korkuyorsunuz!” diyerek artistlik taslasaydı ona verilecek en arabesk cevap şu olmaz mıydı? : “beni üzmeye kalkarsan arizona çöllerine sürerim arabamı.”

kafamda bunları evirip çevirirken yanımda yürüyen çıplak arkadaşlarıma bakıyorum.. duruyorum; duruyorlar.. “sizin çıplaklığınız, benim yalnızlığımı aşamaz.” ve dönüp gidiyorum..

red herring by sian storey

tanrıları ziyaret etmeyi severiz.. en çok da kendi tanrımızı.. tanrıdan büyük bir karanlığımız olsa da ona etiketler takıp tasmaladığımız yanılgısına tutunuruz.. neden? çünkü insanız..

bu yüzden ben de sık sık tanrıdan büyük karanlığımla tanrıları ziyarete giderim.. en son roger‘a uğradığımda ona bakıp şöyle dedim:

– merhaba, tanrı.
– hoş geldin, insan.

filmlere yaraşır bu kısa ve öz girizgâhtan sonra johan‘ın meyveleriyle dolu piknik sepetini göstererek onu sarsmaya geldiğimi kendisine bildirdim.. şöyle bir baktı. tabiî, ne korkmasını ne de şaşırmasını bekliyordum. bir meyve alıp ona doğru fırlattım..

– geçen gün dediklerini düşünüyorum.. dedin ki ‘zaman, bir düzlem; hatıraysa bir yabancıdır. tarih, aptallar içindir ve insan, yüce tanrıların elindeki bir oyuncaktır.’ haklı olduğunu biliyorum ama sana kevin‘in ağzından cevaplarla geldim. gerçek şu ki yaratıcı tanrı, bir klişedir ve şöyle demeyi sever: ‘siz, tüm küçük şeyler, eksiksiniz!’ bizim hakkımızda nasıl böyle konuşur? yani kendisi sadece bir klişe ve biz, küçük şeylerin, ağlayıp yalnız kalmasını istiyor..

beni sabırla dinledi.. gülümserken güzel gözleri küçülüyordu..

– sana her şeyi tek seferde açıklayacağım: bir duygu okyanusu düşün. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri ve onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanustur. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte tanrı, budur.
– hey, bir dakika! bunları daha önce de duydum! kendini tekrarlamış olmuyor musun?
– bundan öte bir gerçek yok.

ve arkasını dönüp gitti. artık konuşmak anlamsızdı.. gerçeği bilmek, beni mutlu etmiyordu. johan, bir süredir ortalarda yoktu; yalnızdım. bireyselliğimi ve biricikliğimi yitirdiğimi düşünüyordum.. belki de egonun dehlizlerinde ışığımı arıyordum.. karanlıkta meş’ale çekmeye uğraşırken türlü türlü meşgale çıkıyordu karşıma..

uğraşlar, der saklı feylesof, maymun iştahlının küçük engelleridir.. asla büyük oynayacak kadar para kıramayan küçük kumarbaz gibi.. ya da çerezleri mideye indirmekten ana menüye geçemeyen pisboğaz..

bazen birileri kulağıma güzel şeyler fısıldıyor.. güzelliğe karşılık verememe acziyle kıvranıyorum.. duygusuz ve ruhsuz olduğumu düşünüyorlar.. belki de öyleyim.

***

kiliseyi severim ama kiliseli olmak istemem. isa severim ama “baba, oğul ve kutsal ruh”la başlayan cümlelerde kimlik arayışına girmek istemem.. mum yakıyorum, burçlardan bahsediyorum ya da çarmıhtakini boynumda gezdirmekten hoşlanıyorum diye batıl inançlı veya safdil olarak anılmak istemem.. istemem de istemem..

yine de aklıma yatan diyarlarda hoşuma giden insanlarla hoşbeş edelim isterim.. çünkü, yine de insanım.. ve yine de başa dönerim.. sanırım sana birazcık âşığım ama sadece sen de bana birazcık âşıksan, diyen isveçli, gerçekten de çok güzel dans etmiyor mu? dans ederken çok da güzel dans demiyor mu? tıpkı sen gibi.. tıpkı ben gibi..

şimdi, isveçlinin radyosundan bazı başlıklar:

  • anne, otoparkta beyhude suçlar işlerken güzel görünüyor muyum?

  • değnek şövalyesi, on yedi yerinden mızrakladığı sevdiceğini görünce ‘bu başka türlü bir sevgi’ dedi.
  • takıntılarınızı sınırlarda yaşayarak tatlı diyarında 25 günlük tatil kazanabilirsiniz.

okudum öğrendim: berserk “the lost chapter” – kentaro miura

dinledim genleştim:

  • perfect sense part I – roger waters

  • the repudiated immortals – of montreal

tırnaklarımla etimi eşeliyorum; çünkü dışarı çıkmam gerek.. çalıntı mı? hâlbuki hissettiklerimiz çalıntı olamaz; hayır, kelimer, cümleler ve hatta fikirler çalıntı olabilir.. ama hisleri çalabilir misin, sevgili hırsız? belki de gerçek başkadır.. şöyle diyelim: bir klon için hiçbir şey gerçek değildir ve bir klon asla bir şeye sahip olamaz.. bu durumda hisleri de gerçek olamaz..

peki, o hisleri oraya kim koydu? kozayı kim sıvadı? aslı? her klonun bir aslı vardır ama kendisi asla asıl şey olamaz.. bir klon aynadaki imgeden başka bir şey değildir; bir fasad.. etten kemikten bir çocuk olmayı arzulayan tahta çocuk gibi.. halbuki ne diyor, rufus? artık bir çocuk olan pinokyo tekrar oyuncak olmak istiyor..

aslını ortadan kaldırsa bile bir klon, bir taklitten başka bir şey değildir ve her kötü taklit gibi bir sanat eseri olarak ele alınmaz.. çünkü sanat biriciktir.. oysaki klonluğun kendisi bricikliğe karşıdır.. bir klon aslının yerine geçse bile kendine özgü bir kaderi yaşayamaz; benzeş ve hatta özdeş senaryoları tekrarlayıp durur..

bu noktada, kurduğu cümleler bile aynıdır.. “bana kimse destek olmadı.” “ben kendimi var ettim.” gibi.. aslının basit bir tekrarı olmaktan öteye geçemez.. bu yüzden içi hep boştur; onun bir karakteri yoktur; yüzü yoktur; görünmezdir o..

sevgili klon, için o kadar boş ki onu her şeyle doldurabilirsin.. sonsuz sevgiyle, nefretle, dostlukla ya da açlıkla doldurabilirsin.. yine de… yine de kara delik doymaz..

daha önce yaşanmış bir hayatı tekrarlamanın anlamı nedir? diye sorar bazen klon.. kozayı yırtıp atmak; başkası olmak, öz olmak; biricik olmak ister.. eğer, der, beni kimsenin tanımadığı bir yere gidersem o hâlde beni ona benzetemezler.. eğer onu tanımazlarsa benim onun kopyası olduğumu bilemezler.. işte o zaman kendini tarif edilemez bir özgürlük sarhoşluğu içinde bulur.. bu yüzden asla yerleşemez.. hep gezmesi, hep kaçması gerekir klonun.. o, asla ait olamaz çünkü onun bir özü yoktur..

modern hayat, onu boğar.. eski zamanlarda yaşamın çok daha sade olduğunu varsayar.. hanımefendilerin hanımefendi, beyefendilerin de beyefendi olduğu; herkesin birbirine mesafeli davrandığı o eski zamanlara özlem duyar.. göstermelik kibarlık onu memnun eder.. çünkü, der klon, fasad, taklit etmesi kolay olandır. zaten taklit olanı taklit etmekte bir beis görmez klon..

kendi kaderini yaşayamayacağını kısa sürede öğrenen klon, karanlık bir ruh hâlinin pençesinde ilk olarak ölümü düşler.. zaten yaşamıyorum, yarı ölü sayılırım, der.. bazen ölümle randevuları tutmaz; ölüm, bazılarının karşısına birden çıkıp böö demeyi sevdiği kadar söz verip ekmeyi de sever.. bu durumda ölümünü bile kendi eliyle getiremeyeceğini anlayan klon karanlığın karanlığını görmeye başlar..

içi boştur ve boşluğu sonsuz bir karanlık kaplar.. biricik değildir ve elini sürdüğü her şey de biricikliğini yitirir; kendine özgü bir üretim yapamaz.. bir özü olmadığı için yaratamaz.. bu yüzden yok etmeyi düşler.. kendimi yok edemiyorsam o hâlde diğer her şeyi yok ederim, der.. ama sevgili klon, yaratmaya gücü olmayanın, yok etmeye nasıl gücü olsun?

tamam, cevap verme.. bugünkü dersimizde öğrendiğimiz kadarıyla bir klon, ancak dünyayı yok etmek suretiyle intihar edebilirmiş.. tabiî sıkıcı kahraman gelip onu öldürmezse.. ah, şu kozmik şakacı.. yani? klon olmayın – saçma bir öneri biliyorum, o hâlde şöyle diyelim, bir klona asla böyle bir öneride bulunmayın; klonlanmayın ve klonlarla arkadaş olabileceğiniz yanılgısına düşmeyin.. ha bir de, bir klona asla klon olduğunu bildiğinizi belli etmeyin..

karanlığımın peşi sıra ilerliyorum.. yolda yürürken kulağıma fısıldadıklarını zihnimde tekrarlıyorum.. ruhuma eziyet etmesine izin veriyorum çünkü johan’ın meyveleri kuru ve acı.. artık hiç gülümsemiyorum; burada hava ağır ve kasvetli..

eğer gittiğim her yere cehennemimi de götürüyorsam ne kadar zaman geçmeli ki cennet sandığım diyarlar cehenneme dönüşsün? ya benim cehennemim, bana değil de toprağa kök saldıysa? o halde ister koşarak, ister uçarak uzaklaşamam mı ondan? toprak her yerde aynı değil.. çünkü toprak da havayla besleniyor ve inan güzel diyar’da hava bir başka!

aziz yahya’nın çiçekleri gözlerimi kamaştırıyor.. artık ondan kaçmak istiyorum; gün ışığına çıkamayışımı karanlığın beni yutmasına değil astigmatlı gözlerime bağlamak istiyorum.. ancak bu sarı çiçek bahçesinin gözlerimi zehirlediği gerçeğini artık kabul etmem gerek.. bu gözler karanlığa o kadar alıştı ki astigmat, ancak karanlığın isteyeceği bir dost olabilir..

johan, omzumun üstünden kulağıma fısıldıyor: “bu söylediklerinin hiçbir anlamı yok biliyorsun değil mi?” evet, biliyorum.. suratındaki alaycı, küçümseyen sırıtışı sezinleyebiliyorum.. çünkü aziz de olsa düşmüş da olsa ikisi aynı; çiçeklerin sahibi ve karanlığın uşağı aslında aynı.. çünkü isimleri bile aynı; bir etimolog edasıyla bunu söyleyebilirim..

aylardır ayamadığım bu gerçeğin bir süredir farkında olsam da ilk defa bunu sesli olarak ifade etme ve kabullenme gereğini duyuyorum.. sessizce dönüp johan’a gülümsüyorum, “johan, beni çöle götür; artık savaşmayacağım.” şaşırıyor, “ama karabatağım, çölde hiç meyve yok ki?” çölde meyve var, johan.. hem de çöl meyvesi; hem sulu hem acı..

yoldayız.. gidiyoruz.. nereye? mabede.. mabede? manastıra mı? ben zaten manastırdan mezun oldum; neden geri döneyim ki? mabed, illa manastır mı yani? hayır.. eskimiş arabaları koydukları yer var ya? araba mezarlığı mı? hah, oraya gidelim.. yukarıda bir tane kızılderili mezarlığı var; ölen arabanı oraya gömersen bir hafta içinde canlanıyormuş.. ama geri gelen şeyin senin araban olduğuna dair teminat veremiyormuş yüce ruhlar.. hıı.. ama bizim arabamız yok ki, johan!

bahar temizliği sırasında bulduğum yohanfaberkastel kalem, silgi ve boyalarımı lazım olursa diye yanıma aldığım iyi olmuş.. güzel diyar’ın resimlerini yapacağım; johancım bak, senin vatanın burası.. artık hiç korkmuyorum.

psikiyatr ile olan randevuma güzel diyar’ın resimlerinden biriyle dalıyorum..
– geç mi kaldım?
– umarım çok geç kalmamışsınızdır.. yoksa vakit kaybı olacak..

doktor bey ile aramızda masa, sehpa vs. yok.. “hasta” ile arasına masa gibi şeyler sokan psikiyatrlar, güvensiz ve eleştriye kapalı olurmuş; hâlbuki danışmanın da danışandan öğreneceği çok şey varmış.. aslında iletişime ve paylaşıma kapalı bir zihnin maddesel dışa vurumuymuş masalar, sehpalar vs.
– evet, bugün ve bundan sonraki her görüşmemizde pandoranın kutusunu açacağız.. görmeyi ummadığın şeyler görebilirsin.
– hay hay, açalım.. ancak içinden ne çıkacağını biliyorum; daha önce çok kereler açıp açıp içine baktım; sohbetler ettim.. içinden johan çıkacak.
– johan? bu johan, sevgilin mi oluyor?
– johan, birinin sevdiceği olamayacak kadar kendine düşkündür..
– hmmm, bana seni hatırlattı..
– daha yeni tanıştık, doktor! anneanneler gibi “ben insanı gözünden tanırım.” demeyeceksin değil mi?
– hayır, demeyeceğim. bugünlük bu kadar. yarın yine gel.. ya da gelme, fark etmez.. çat kapı gel en iyisi; sürpriz olsun. hazırlıksız yakalanmak istiyorum..
– peki o hâlde bir sonrakinde şeyde buluşalım..
– nerede?
– ııı, şeyde.. celile’de
– celile’de! hay hay! johan da gelecek mi?
– o gelmese de olur. asıl marangoz gelsin. ona soracaklarım var.
– ne gibi?
– sadece ona..
– peki. görüşürüz.
– görüşürüz.

gerçekten.. hepsi gerçek. o bilgenin dediği gibi: “gerçek burada bir yerlerde.” işte. johan, bir sepet meyveyle kapımda belirdi.. zaman az..

bu sene tatile çıkamıyorum. para yüzünden yurt dışı planlarını iptal ettikten sonra hiç gitmediğim şehirlerde gezmek adına aynı parayı harcamaya evet dedim.. domuz gribi hakkında herhangi bir fikrim yok. ama uzaklardayken mide ve bağırsak ilaçlarını listeye eklemek gerekecek. uzaklarda olma fikrini, aynı yoldan eve dönme fikrinden daha cazip bulmak diye bir şey var.. uzaklarda kendini bulmak, uzaklarda cehennemini tanımak; uzaklarda cenneti aramak… ilüzyon bitmez; ama gözlerini açıp o uçuruma gerçekten bakabilecek misin, tuulia?

  • hayatımdan memnun değilim. hayatımdan çok daha memnun olabilirim..
  • artık sigortam var ve sistemde adımı görmek beni korkutuyor. bir süredir sigortalıyım ve daha fazla sigortalanabilirim..
  • kendim için hiç çabalamıyorum; yapmam gereken şeyleri sürekli erteliyorum, sonra birileri çıkıp benim için bir şeyleri hallediyor. bu hep böyle. içimden bir ses, beni sürekli daha rahat olmaya teşvik ediyor.. onu dinlediğim sürece herşey yolunda gidiyor. yaşıyorsam bu yüzden.. yarın tek başıma markete gidip alış veriş yapacağım ve metroya binip gideceğim..
  • uzun zamandır yeni dönüm noktamın nerelerde kaldığını merak ediyordum. şimdilerde bir sonrakinin ne zaman geleceğini merak eder oldum. eğer bir dönüm noktası varsa bu şimdi olmalı..
  • … için nasıl bir kafa yapısına sahip olmak gerekiyor? bu bağlantılar nasıl kuruluyor? insanlar nasıl seviliyor?
  • çocukken çalardım.
  • içine hayalet kaçmış cd player canı istediği zaman dinah washington çalmaya başlarsa buna hayır dememeyi öğrenecek kadar keyiflendiğim zamanlarım oldu..
  • herkesin gülümsediği ve barmenlerin bir süre sonra türkçe konuşmaya başladığı bu şehirde birileri ne kadar mutlu olduğumu ve sürekli gülümsediğimi söylediğinde şaşırmam yersiz..
  • kıçım titremeye başlayana kadar üşüdüğümü anlamadığım havalarda çıplak gezmeyi severim..
  • iki şehre âşık oldum; ikisi de soğuktu, ikisi de mükemmeldi; ikisinden de ayrı düştüm. belki de gerçekten mutlu aşk, yoktur..
  • cehaletim, pek çok şeyi anlamama engel oluyor.

tatil, bitti.

hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Eki    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 48,563 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar