voy a bailar cada mañana

Archive for Eylül 2008

ağlamak istiyorum, sayın hindiba. olan oldu. olmayan da oldu. aslında bir şey olduğu yok. benim barut fıçım patladı.. ebegümeçleri ve hindibalar bir yere dağıldı.. hibiskus ağır yaralandı. gül, komada. kulaklarımda casualty! casualty! casualty!* çınlıyor.

çay demleyelim ama çay partisi vereceğim bahçem nerede? çağıracağım dostlar nerede? timsahlar eti parçalamak için dönüyor. ben hiçbir şey için dönmüyorum. dönüp bakıyorsam, bu çünlük başıma yıkılsın. o kadar.

çay demlenmiş. içiyorum. bugün dürüst olmayacağım.. hello! hello! hello!

tuvalete oturdum, düşündüm. bir çay daha aldım. bana diyor ki: “al bunu da çıkın dolaşın. ne oturuyorsunuz evde?” düşünüyorum da ben hayatımın hiçbir döneminde onu bunu arayıp “hadi, dışarı çıkıyoruz. seni bir yere götüreceğim. çok güzel, şöyle harika, böyle manyak. yihuuu yeaaa huuuu!” gibi şeyler demedim. sonra yine düşünüyorum.. niye demedim? bende bir gariplik mi var acaba?

yani bu durum, çocukluğum boyunca küçük kızların söylediği şu şeyi doğruluyor gibi: “sen, garipsin.” aman tanrım, ben garibim! yani, bütün hayatımı bir yalan üzerine kurmuşum: ben normalim. “norm ne? normal ne?” demeyin sakın bana! neden mutsuz olduğum belli, sayın ebegümeci! “kendini kontrol etmeyi öğren. bu konuda da yardım almalısın.” dedi bana bugün.

aslında hayat basit bir şey. eğer uzun saça bakamıyorsan saçını uzatmayacaksın; kısa saça bakamıyorsan da kestirmeyeceksin. “kafayı saçınla bozmuşsun sen, tuulia!” demeyin hemen. artık ağlamak istemiyorum. çünkü fark ettim ki dürüst olmayınca daha iyi oluyor her şey. hep diyorum: iyi niyet, iyi bir şey değil.

evlenip de arayıp sormayan arkadaşıma, beni hâlâ arkadaşı sanıp abuk sabuk e-postalar gönderen insana ve bazı şerefsiz, az gelişmiş ya da uktesi kalmışlara… hepinize şunu söylemek istiyorum:

* bu oyunu hatırlayan var mı? varsa lütfen yazınız. salak askeri bir oyun olsa gerek ve her ölümde ruhsuz bir adam sesi sürekli olarak bunu tekrarlıyordu.

bu yıl ne öğrendik? bahar, en kısa mevsimmiş. yaz maceraları çabuk bitermiş. kara bulutlarla beraber insan özüne dönermiş. karamsar mıyım?

bu yıl çok kıskancım. herkesi ve her şeyi kıskanıyorum. nasıl yapıyorlar? nereden buluyorlar? nasıl bu kadar şanslı olurlar? şanslılar mı? elimdekileri beğenmiyorum.. sanırım hayat beni küçük zevklerimden bile mahrum ederek gazlamaya çalışıyor. çünkü biliyor ki ben o küçük zevklerin içinde kaybolacağım. dünya umrumda olmayacak.

gerçekler mi? ahah, kendinizi 10-15 sene içerisinde nerede görüyorsunuz, bayan tuulia? ya da bize neler katabileceğinize inanıyorsunuz? lütfen, bırakalım şu gerçekleri.. bu ülke gerçekler konusunda hiçbir zaman dürüst olmadı. ya da o ülke, bu ülke, şu ülke… benden hesap sormaya hakkınız yok.

sevgili hayat, bilesin ki bu yöntemlerle beni kabuğumdan çıkaramazsın.. bugün omuzlarım düşük.. mevsimsel depresyonu reddediyorum. pencereme yalancı güneş istiyorum.

söyleyeceklerim bu kadar.

yağmur benimle konuşuyor.. bu gece sizinle ilk defa samimi olmaya karar verdim sevgili hindibalar ve ebegümeçleri.. şu ilk cümleyi yazdıktan sonra açık pencereye doğru gitmek zorunda kaldım. çünkü yağmur, gerçekten konuşuyor.. o kadar hiddetli ki inanamıyorum, diyorum dışarı bakarken.

gerçi bugün ve yarın için gökgürültüsü ve sağanak yağış, demişti televizyon. biliyorsunuz o da konuşuyor. neyse, sonuç olarak ben pencerede mutlu mutlu bakınırken şimşekler çakmaya devam etti ve bir ara şimdi başıma yıldırım düşse ve odama girseler yazdığım son cümlenin “yağmur benimle konuşuyor.” olduğunu görecekler, diye düşündüm. güldüm buna. ne güzel olurdu len, dedim sonra. olmadı tabii..

yağmur sesiyle orgazm olduğunu iddia eden bir arkadaşım vardı.. benimkisi daha çocuksu bir mutluluk, huzur hatta ama yine de ne demek istediğini anlayabiliyorum.. hatta an-la-ya-bi-li-yo-ruz, öyle değil mi, ilk göz ağrım ebegümeçleri ve sonradan gelen hindibalar?

size bir konuda daha samimi ve dürüst davranmaya karar verdim.. yakında yanınıza hibiskus ve gül de katılacak. böylece bu çünlük de yavaşça şifalı otlar ve şuh çiçekler bahçesine dönecek. ama o kadar çok ihmal ettim ki kendisini yaban otlarıyla bile konuşmaya başlayabilirim yakında.

az önce ağaçlar yerlere eğilirken bizim buralarda kasırga olmaz ki, diye geçirdim içimden. halbuki olsa ne güzel olur. yani buraya kasırga getiremeyeceğimize göre biz kasırgaya gidelim değil mi? zaten türk milletinin kasırga merakı olduğunu hiç sanmıyorum ama bir Hacer Kasırgası gelip böö dese bize arada sırada, şu gâvurlardan eksiğimiz kalmasa, her konuda sidik yarıştırsak? olmaz mıydı, güzel?

böylece abuk sabuk işlerle de uğraşmazdık. mesela şimdi bu işsizler ordusunun bir kısmından Türk Kasırga İsimlendirme Teşkilatı -derneği değil lütfen, koskoca teşkilat olmalı bu!- kurulsa. onlara maaş bağlansa, güzel olmaz mı? bakın ilk ismi ben buldum: Hacer. bundan daha şugarı olamazdı. sonrasında da geriye kasırgaları yurdumuza getirmek kalır ki onunla da bir zahmet büyüklerimiz uğraşsın. benden şimdilik bu kadar.

hibiskus, canım, gülle arandaki bağlantıyı çözücem senin! ona göre.

ayrıca inanmaz notu: hayır, bu yazıyı ben yazmadım. yazdın, diyeni şöyle yaparım; çaldın, diyeni de böyle. ne yazdım ne çaldım; arada işte.. hibiskusla gülün arasında, yani.

öff notu: evet, bence de öff.

benim son derece aşağılayıcı ve aptalcasına gereksiz bulduğum durumların, bazı kişilerce havalarda uçarak karşılanmasına çoğu zaman anlam veremiyorum. sanırım gerçekten başka bir dünyadanım.

ya da bunlar başka bir dünyadan.. öyle düşünmeyi tercih ederim. neden ben öteki olayım ki? tüm dünya bana öteki! hepinizi dışlıyorum! vs. saçma oldu tabii böylesi.

bu gece 10’da şu dizinin 4. sezonu yayınlanmaya başlayacakmış. bu kadar erken geleceğini düşünmemiştim. bu bana indirmem gereken yeni bir dizi sezonu olduğunu hatırlattı. izlemediğim onca şeyin yanına eklenecek bir sürü şey daha…

oradan buraya nasıl geldik, derseniz eğer şöyle ki: ben saylonları tutuyorum. bu yüzden bana da tost makinesi âşığı diye isim takabilirsiniz. insanların boylarının git gide uzadığı, tüylerinin azaldığı, beyinlerinin büyüdüğü, nöron bağlantılarının çoğaldığı ve en önemlisi ömürlerinin uzadığı gerçeği göz önüne alınırsa bizim göremeyeceğimiz bir çağda saylonumsularla çok daha iyi anlaşacaklarını düşünmek istiyorum.

ne diyorum? dediğim şu: kimliğimde inanmadığım dinin yazılı olmasını, inandığım şeyi yazdırsam iş bulamayabileceğimi ya da başka bir dinle ilgili bir işyerinde çalışırken bombalanma vs. gibi saldırılara uğrama ihtimalinin olabiliceğinin sürekli yüzüme çarpılmasını hazmedemiyorum. ağdacımdan ramazan ya da din eğitimiyle ilgili nutuk dinlemek de istemiyorum. bunun temiziliğe gelen kadının başucu çekmecenize meryem ana heykeli koymasından hiçbir farkı yok. –hatırlarsın sen, biliyorum

kanım kaynıyor, sevgili hindiba. allah cezamı verecek, biliyorum. beklemedeyim.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Eylül 2008
P S Ç P C C P
« Ağu   Eki »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 49,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar