voy a bailar cada mañana

Archive for Ekim 2008

ağır laflar bunlar. taşı bile çatlatır. bütün bağlantılar o kadar ince ve uyumlu ki.. garip.. ben, uyuyamadığım gecelerde kalbimin sesini duymaktan nefret ederim. özellikle yüz üstü yatarken boynumdaki damar yastığımı taciz etmeye başladığında sinirden köpürürüm.

bazı gecelerde sessizce ağlarken kalbimin duracak derecede yavaşladığını, artık hiç duyulmadığını hatırlıyorum. huzur. kendi nabzına bu kadar uyuz olmak ne demek, doktor? sen bilirsin.

neyse, ben martıları dinlerim uyuyamadığım gecelerde.. damında martısı olmayan bir evde yaşamayı hayal bile edemiyorum. belki de bu yüzden martıları seven herkesi sevesim geliyor.. tanrı-çocuğun martıları uğruna ölmesi de kalbimi burktu bu yüzden..

okuduğum kişisel sitelerin büyük çoğunluğu blogger üzerinde.. üzücü gerçeği hepimiz biliyoruz. ama yasaklar her zaman delinir. aptal yetişkinlerin dünyası ne kadar sıkıcı değil mi? neyse ki hâlâ sabahları yataktan kalkmadan bir yarım saat gözleri kapalı hayal kuran insanlar var. yoksa kendimi çok yalnız hissedecektim, çünlük.

blogger kardeşlerime ilahî adalet’ten bolca sabır dilerken kendime de uykusuz gecelerde dinleyebileceğim bolca martı ve izleyebileceğim bir beden diliyorum. hadi bakalım.

sonradan gelen akıl: blogger sorunu için şu küçük ve de basit çözümü önerebilirim.

garip bir şey oldu. sanki dünyayla bağlantım koptu.. herkes, her şey derin bir sessizliğe gömüldü; bir anda dünya üzerinden silinmişler gibi.. sanki duvarlar örüldü. ve dinlediğim şarkı diyordu ki: duvarlarına kızgın mısın? duvarlarım.. benim duvarlarım. evet, onlara kızgınım. görüşümü engelliyorlar!

şarkı şöyle devam ediyordu: belki de görünmez bir gücün senin için her şeyi düzeltmesini umuyorsun? ya da küçük gri bahçende harcadığın tüm zamanı telafi etmesini? eğer gemiler senin için gelmiyorsa devam etmelisin.

düşünüyorum da son zamanlarda çok fazla erkek dinliyorum: antony, roger, rufus, thom, kevin.. şimdi de andrew.. ne çok şeyler söylüyorlar! çok takılıyorum söylediklerine.. beni yaralıyorlar, sonra tutup elimden kaldırıyorlar, alay ediyorlar, zavallılığımı yüzüme vuruyorlar, güzel sözlerle okşuyorlar.. falan filan..

kıskanıyorum sonra.. yanlarında olup nasıl bir şeymiş görmek istiyorum. bu kadar kolay olan neymiş kendi gözlerimle görmek istiyorum.. bir şey var.. çağıran, seslenen bir şey var.. ama ses o kadar uzaktan geliyor ki duyulmuyor.. cevap orada ama göremiyorum.. altı açık unutulan yemek ya da balkonda unutulan kedi gibi.. bir beş dakika önce bakmış olsak her şey yolunda olacakken şimdi her şey için çok geç.. yemek taşmış, yanmış; kedi donmuş, düşmüş ya da kim bilir ne olmuş…

şu sesleneni bir yakalayabilsem! kumarbazları bilirsin. “şu eli bir kazansam şansım dönecek biliyorum!” hayat da bir kumarmış falan. ben, üzerine oturuyorum. artık geceleri dışarı çıkmıyorum. arada arıyor: “gel, film izleyelim.” projektör varmış.

sanırım masallar benim gibi insanlar tafafından yazılmış. ya da benim gibi insanlar için. bilemiyorum. çaresiz kız, cengâver ve canavar. yalnızlık, çaresizlik, tehlike, korku, savaş, kahraman, fedakârlık ve kurtuluş. o hâlde masallarda yaşayalım, küçük kız. yaratmak. sorun burada. üretmek. büyütmek. meyvesini almak. hak ettiğini kazanmak.

sonuç? eninde sonunda yaşayan ya da yaşamayan bir şeylerin kölesisin. hiçbir şey istememeyi ne zaman başardım? ya da nasıl oluyor da ben yıkmaya çalıştıkça bu duvarlar yükseliyor? hayır, canım, sana sormuyorum.

o gece neden bisiklete bindiğinizi biliyorum. bunu ben de düşlemiştim. gece bisiklet sürmenin romantik olabileceğini hiç düşünmemiştim daha önce. hatta o klibi gördüğümde acaba, demiştim, o da mı aynı şeyi düşünmüştü?

çok cahilim. karanlık parmaklarımı çatlaklardan uzatıp hayatın boğazını sıkmak istiyorum. geçen kış kuş gibi sekerken gereken dönüşü aldığımı sanmıştım.. sanırım bütün dönüşleri kaçırıyorum. gözlerimi açabilmek için ne içmem gerek, sevgili doktor? beni hareket ettirecek şey ne olmalı? cevaplar sende değil. ya da sende.

hayır, endrucuum, yanılıyorsun. okyanus, basit filan değil. hiçbir şey basit değil. aslında öyle, ama değil.

the river I have under my tongue,
unimaginable water, my little boat,
and curtains lowered, let’s speak.*

celile’ye gidelim; marangozun evine.

bakıyorum dolabıma giyecek hiç siyah şeyim yok.. olanlar da giyilecek gibi değil.. siyah mı giymek gerekiyor acaba? 5-6 ay önceydi bu. ilk kez kaçınamayacağım bir cenazeyle karşılaşmıştım. ölülerle vedalaşma yöntemlerini, özellikle de kültür emperyalizminin etkisiyle beynimdeki film arşivinin onaylamadığı ölüye toplu saygı duruş kültürünü sevemiyordum.

sonuç olarak, bakıyorum her gün bir ünlü ölüyor, herkes siyah giymiş. yani, sosyete siyahı seviyor. evet, evet, şu cenaze.. cami avlusunda *ayaklı* kokteyl; kimse içmiyor ama herkes pek konuşkan, pek sosyal.. saça şöyle bir dolanmış tülbent, güneş gözlükleri.. gerçeküstü bir cenaze kokteylinde kıkırdamalar..

“gülmeyin!” emir büyük yerden.. cenazelerde gülmenin daha anlamlı olduğunu düşünsem de kazık gibi dikilmek en iyi çözüm sanırım. “ah, tanıyamadık. baş örtüsü, gözlükler falan..” kim demiş cenazelerde küsler barışır diye? bazı kırgınlıklar ömür boyudur.. gerisi de boşluk zaten.

faydacılık diye bir şey var mesela ama ben şunu eklemeden geçemeyeceğim: hayır, bayım! ben kesinlikle mutlu bir domuz olmayı tercih ederim! ah, şemalar, kurallar, çizgiler… bunlar okul çocukları içindir, baylar.. ben an’a inanırım.. her an başkadır. her ben başkadır. plansızlığın planı filan olmaz.. ayrıca joker’i sevmek nasıl bir saçmalıktır.. insanlar, tuzaklara âşık..

evet, elimden tutulsun istiyorum.. bu bir bataklık. bense kenarda bekliyorum. biraz yürek, kızım! kendini sevmek, değil olay.. kendini sevmeyi hiç bırakmamak.. insanlara şaşasım var; yaşamlarını her şeyi gören göz’ün cehennemine düşmeden yaşayabildikleri için. bazı şeyleri unutmak gerek, evet. elimden tutulasım var.

cenazeniz sizin olsun! ölüsünü görmediğim, dokunmadığım hiçbir şeyin cenazesini sahiplenmem ben. mezar taşlarına da bakmam. ve bu yazı, hiç de tasarlandığı gibi olmadı.

öyle şeyler var ki bilinen ya da bilinmeyen sebeplerden dolayı çok yanlış şekillenmiş. sen uyurken izlenmeyi düşlüyorsun bense uyurken izleyebileceğim birini.

ya, bizler kar tanesi filan değiliz.. üstelik çok da fazlayız. her şeyi bildiğimizi sanıyoruz ve bir şeyleri kanıtlamak adına şanısımızı zorluyoruz. çalan her telefon cevaplanmak için değildir. bak, nasıl da panikliyorlar! çok komik.

öyle küçük hissediyorum ki beni bir kutuya koyup kaldırabilirsin. gördün mü? insan makinesi yeni doğan günü karşılıyor. gün ışığının gözleri bu kadar acıtması ne kadar garip.. hey, çok farklıyız ama aynı deriyi paylaşıyoruz.

artık kalabalıklardan kaçınıyoruz.. bu karşılaşma sadece iki kişilik. artık fiziksel temasa yer yok.. bu sadece kokuların savaşı. çilecilik, beni yabancılara yakınlaştırıyor.. şimdi çılgınca şeyler yapıyoruz. şimdi devin şosesi‘ndeyiz*.. tek istediğim, dalgaların arasından seni görebilmek.. şimdi sen yoksun.. ve ben yokum.

bazıları gelip şöyle diyorlar: “hadi bakalım, artık düş kurmayı bırakıp hayatını yaşama zamanı geldi.” diyorum ki: “ama eğer her şey bir düşse düş kurmadan onu nasıl yaşayabilirim ki?”

geceleri herkes uykuda.. o hâlde kendim olabilirim. sonra seni görüyorum. ve görüyorum ki güzelsin. bir palyaçoya benzesen bile yine de güzelsin. çünkü seni görüyorum. evet, seni görüyorum. aynı basamaktayız ve cinsiyetsiz kalacağız, çırılçıplak.

bunu kendi kendime ben mi yapıyorum yoksa? bir film izlediğinde ya da kitap okuduğunda hissettiğin böyle bir şey mi? selam hwoarang! ve yeni bir nakavt! artık hiçbir şey üst üste değil. hayır. iç içe olsak bile artık üst üste değiliz.

hadi. oynayalım.

* buraya bir bağlantı çakmam gerekiyordu ama esin kaynağı yazıyı bulamadım. ilgili kişi bir güzellik yaparsa pek hoş olur doğrusu…

itunes’u açıyorum ve kendime bir şarkı seçiyorum. şarkıda ne diyor biliyor musun, sevgili hindiba? şöyle başlıyor: çarpık gelişmiş bir şeyi düzeltemezsin. çarpık kentleşme gibi.. ağaç yaşken eğilir, hesabı. sonra ekliyor: bu ödemen gereken bir bedel. kendine bir iyilik yap ve çantanı topla. bir bilet al ve trene atla.

ah, thom, sanki ben bunları bilmiyorum. ama sen iyilerdensin; çok bilmişlerden değil. dünyan başına yıkıldığında parçalanmış bisküviye dönersin. hadi git kendini katrana bula. herkesi memnun edebilmek adına elinden geleni yaptın. ama böyle bir şey mümkün değil.

konuşmaya devam et. hep doğru şeyleri söyleyenler neden hep uzakta olanlardır? kimsenin kusurunu düzeltmeye atılmayan ben, hayattan bu kadar çok şey bekleyen insanların hayal kırıklıkları için neden suçlanayım?

kendini gerçekleştirme adına sonsuz ihtimalleri tahmin oyununa gerek yok, küçük kız. ulaşamadığın hedefler ve kuramadığın cümlelerinle, değiştirmek istediğin de ulaşmak istediğin de sensin. diğer bir deyişle, hayatım, eninde sonunda kendine varacaksın. bu seni üzüyor. karanlıkta tek bir kıvılcım bile yok, diyorsun. bu kadar geldin. ne buldun? çözümleme yapmaya, üzerinde düşünüp anlamlandırmaya zaman yok. üzülmene gerek yok. çünkü senin rolün bu. sadece oyna.

konuşmak ne kadar kolay değil mi? bir insana bakıp her şeyin kendi elinde olduğunu, her şeyin iyi olacağını söyleyebilmek. kendi küçük balkonundan manzaraya bakıp “ne güzel! gelsene, hadi gel de bak!” demek.

– peki. o hâlde, ben bir koşu gidip bir merdiven bulayım. çünkü o balkona çıkmanın başka bir yolu yok. ve hazır gitmişken akşam yemeği için alış veriş de yaparım, değil mi? ama gitmeden önce: merdiven neredeydi?

“ama onu da ben mi söyleyeceğim, şekerim? oralarda bir yerlerdedir; ara bul. cık cık cık.” kış depresyonunun tek bir tedavisi var, dostum hindiba, o da bahar kuşu. ki bana şakıdıklarını buraya yazmayacağım. hayat garip mi? ne yazık ki hayatımı bahar kuşunun şakımalarına göre düzenleyemem. bir adım. bir adım. bir adım daha. şimdi vaz geçmek olmaz, değil mi? kuyruğa daha çok var ama yine de geri dönüp boğulmak olmaz..

ip atlamak olur. seksek oynamak olur. kaydıraktan kayılır, salıncağa binilir. ve çay partime hiçbiriniz davetli değilsiniz, siz her şeyi bilenler. artık komik değilim. bana bildiğim şeyleri söylemeyi keserseniz sevinirim. “mevsimsel depresyonu reddediyorum.” demiştim, öyle değil mi? ama bu tür şeyler hayatınıza girmek için sizden izin almıyorlar.

ayrıca lanet silahı ateşleyemedim! şekerlemeden kurşunlarım vardı ve şarjör de plastikti. ve, evet, beklediğim haber geldi.. seçim yapmak çok zor olmuş, falan filan. benim için hiç olmadı. bazen önceden bilmek iyi değildir.

ilgili şarkılar: black swan, analyse ve de dancing queen.

hellööööö! bir arama motoru hedelerinde daha buluşmuş bulunmaktayız.. cümlesel kıtlığımı aşacak ve siz böcürlere inciler saçacak ziyaretçilerim adına bu hikâyeyi pörtletmiş bulunuyorum. (evet, bunları söyleyen kesinlikle ben olamam.) ve bir ki üç, bir ki hep birden:

robot yapmak arzumu gerçekleştirmeden önce siteme cizgi film kahramanlarının en rezil anlarını koymayı düşündüm. ancak “primer sahne” ile ilgili kararsız hesaplamalar içinde buldum kendimi. eh, bildiğiniz üzere ziyadesiyle boş bir insanım ben. bu durumda bir kadere isyan yazısı çakmak akıllıca olur, diye düşündüm.

nitekim, karşıma geçip “öldüren kadın filmi izlesene.” diyen selin karacehennem yüzünden çileden çıktım ve hayatımın sonuna kadar bir daha asla beach nudes ya da cheesecake nudes gibi default flimler izlememeye karar verdim. bu filmlerin birinde görmüş olduğum popodaki beyaz şey, o an için gözüme robot dövmesi olarak görünmüş olsa da bunun RÜYADA RÜKÜŞ GÖRMEK kadar saçma bir şey olduğunu biliyordum.

ama yine de elimdeki elo blog metninin allahtan gelen ibretler bölümünde yazdığı üzere, birine seni anlamıyorum, demek, seni geri istiyorum, demek ile eş değerdir. zira Kurana karşı gelen insanların sonu, şüphesiz beyin yönetme timinin elinden olacaktır.

buna ek olarak şundan eminim ki “hiç arkadasım yok” diyen bir kıza yapılmış en güzel yorum, şu olmalıdır: akıllı ve güzel ve komik kadın böyle şeyler düşünmez.” buna rağmen kız hâlâ “gercek bır arkadasım yok.” diye ağlamaya devam ederse muhatabına dizi izleyelim, film izleyelim, tehlikeli yaşayalım!” demek doğru düşer.

üstelik takla atan çocuklar ya da peri kızları misali ELO OYUNLARI, özel ajan oyunları, SİHİRLİ YEMEK OYUNLARI ya da deniz kabuğu oyunları gibi şeylere merak salan chatbot lar, kendilerini “ben oyun istiyorum!” diye anırırken bulabilirler.

bunun üzerine Ana bayat wikipedia‘da yaptığım araştırmalar sonucu kadinlari eglenmeye davet yazisi kıvamında asansör uyarıları yazmaya karar verdim. uyarılar şöyle başladı:

    eğer asansörde uyuklarsanız;

  • rüyada oda olmuş tuvalet görmek yasaktır;
  • RÜYADA EKMEK İSTEMEK sakıncalıdır;
  • ruyada kıvı gormek ruh daralmasına delalettir;
  • ruya tedbirleri alınmadan görülen rüyadan hayır gelmez;
  • rüyada kadın poposu görmek literatürde yer almaz;
  • “rüyada dişini fırçaladığını gör” diye cümleye başlanmaz;
  • rüyada elti görmek ve bundan ulu orta bahsetmek kesinlike ve de kesinlikle affedilemez!
  • rüyamda kız kıza sevişmek hiç yaptığım şey değildir.

ve şöyle son buldu:

    yok eğer uyuklamazsanız;

  • ekmek döner ya da noodle besin degeri hesaplama çizelgesine bakmadan kore usulü hazır erişte yemek;
  • sims 2 sex filmi çekmek amacıyla zorla sevişme filem sahnesi ya da yatakta sevişme sahneleri çevirmek;
  • tokatli baby girl sex dersleri almak;
  • anne olmak;
  • TAKLA ATAN ÇÖP ADAM taklidi yapmak;
  • organ nakli cinayeti işlemek;
  • karanlıklar bakiresi kurban etmek;
  • sihirli olmak için büyüler yapmak;
  • asansör aynasına şaka msn patlatma figürü çizmek
  • ve son olarak kendini unutmak;
  • gibi davranışlarda bulunan, üresinler ailesi üyesi dışındaki herkes asansör boşluğuna atılır.

anlaşıldığı üzere asansör, adı geçen aileye aitti ve bu aile, ayrıcalıkları konusunda çok titizdi. iş bitiminde paramı almak için ailenin konağına doğru yürürken tam 12 ulvi sorunun cevabını aradım kafamda. bu sorular sırasıyla şöyleydi:

  1. TÜBERKİLOS NEDİR?
  2. kahve telvesi nedir?
  3. hayat neden ibarettir?
  4. gılgamış destanı kime ait?
  5. nasıl sihirli olabilirim?
  6. her şey neden ayrı yazılır?
  7. evde spor nasıl yapışabilir?
  8. arkadasimi mailinden nasil bulurum hangi?
  9. birini nasıl zehirlerim?
  10. kendimi nasil zehirlerim?
  11. karar vermek ne demek?
  12. soluduğumuz havada başka neler var, vik?

konağın kapısına vardığımda bu soruların cevaplarını bulmaya o kadar hevesliydim ki 5 7 tansiyon durumuna meylettiğimi fark edemedim. gözlerim kararmadan hemen önce cevaplar kafamda karışık sırayla belirmişti. ama kendime geldiğimde hiçbirini hatırlayamadığımı fark ettim. kompleksle ilgili laflar edip kıçının üstüne oturmanın bir anlamı olmayacağına karar verip konağın efendisini aramaya karar verdim. ne de olsa kalp icinde canisini de barındırır ve ‘bir şey’ ayrı yazılır, diye düşündüm..

her klişe hikâyede olduğu üzere konağın efendisi, beni şöminenin önünde bekliyordu. sihirli olmak İçin söyle… ee pardon adın neydi?” deyiverdi damdan düşercesine. şaşırmıştım. sihirli ben, diye düşündüm bir an. sonra toparlanıp sihirli büyülü oyunlar kız için fazla aptalca.” diye atıldım umarsızca. şimdi de o şaşırmıştı.

“beni şaşırttınız, matmazel.” dedi sonra. “siz değil miydiniz ki daha birkaç saat öncesine kadar sihirli istiyorum, sihir yapmak istiyorum, sihirli olmak istiyorum, sihirbaz olmak istiyorum, diyerekten kapıma dayanan?” “beni biriyle karıştırdınız galiba, mösyö, bana benzeyen…” diyecek oldum ki eliyle lafımı savurdu bir kenara. “lütfen, Canavar Balınalar gibi katletmeyin şu güzel anı! hem en uzun varlıklar sihirli büyürler… neyse, bulmaca çözüyordum. ama bilemediğim bir şey var: aşağıdan yukarı -1 besin 4 harf. bari bu konuda yardımcı olun?”

bana bir süredir “siz” diye hitap etmesi mi yoksa saçmalıkları mı beni daha çok afallatmıştı bilmiyorum ama artık neden burada olduğumu bilmediğimi fark ettim. sesli olarak düşünmeye başladım. “ben 10 olmak…” “ben 10 olmak için…” mösyö anlamaz gözlerle bana baktı. “ben 10 olmak istiyorum.” cümlesi dökülüverdi dudaklarımdan şaşkınlık içinde. “küçük hanım, sanırım siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz!”

gerçekten sinirlenmiştim. “ben sadece ben olmak istiyorum!” diye haykırıp hızlı adımlarla şömineli odayı terk ettim. içimden iyi ki bulmacayı çözmesine yardım etmemişim, diye geçiriyordum o sırada.

koridorda yürürken duvarlarda daha önceden fark etmediğim rüya resimleri, aşkına sitem resimleri, ya da cinayet resimleri asılı olduğunu gördüm. bu son grup, evrendeki bebek cinayeti ile ilgili tasvirlerden oluşmaktaydı. resimlerin atlantis, öldüren kadınlar, mutlu insan gibi isimleri vardı.

midem bulanmıştı. eve gitmeye karar verdim ve ilk otobüse atladım. eve geldiğimde gelişimi belirtmek için içeriye seslendim: “azize ben geldim!” azize, siyah yayçizeri ağlamaktan akmış, mutsuz bir panda gibi beliriverdi. “senin için ay love you yazısı bile yazdırmıştım sol göğsüme…” diye vikledi karşımda. o an onun hâlâ bıraktığım noktada durduğunu içerleyerek fark ettim. sana göre aşk bundan ibaret zaten…” diyerek gerisin geri çıktım evden.. ben böyle hayatın


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2008
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,525 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar