voy a bailar cada mañana

Archive for Mart 2009

whatever

sana da merhaba.. dört başlı ya da iki kuyruklu spermler, aslanın güldürüsü.. şehirde bir çığlık.. izliyorum. onlar uçuyorlar. hel-lo.. şehre yıkım gerek. önünde durduğum kapı, gıcırdıyor. duvarlar siyah; kapı karanlık. durmak, sessizliği dinlemektir. onlar, sessizlikte konuşuyorlar.

uçan fin, son noktayı koydu. gülüyorum. o daha çok gülüyor.. anime protagonistleri gibi: yetenekli ama bir aptal gibi davranıyor.. ve ninni diyor ki: “büyük fikirlere kapılmamalı çünkü hiçbiri olmayacak.” hmmm. düşüncelerim için cehenneme gideceğimi hiç sanmıyorum, canım.

“ne dersin? eğer sevdiğini öldürürsek o da böyle yağmurlarda ıslanır mı?” daha önceden yorum makinesi sözü vermiştim.. şimdi şöyle diyorum: bu cümlenin geçtiği animenin adını söyle ve ne dilersen dile! evet, kampanyamız bendenizin keyfiyle sınırlıdır. o yüzden acele etmeyiniz. hibiskus çift cinsiyetli; gül, efemine..

“neden kalayım ki?” diyor şair.. bence de, neden kalasın ki? hatta kalsan mı gitsen mi? benim önümden sokağa dalan cengâver yan apartmana giriyor.. arkasından bağırıyorum: “ya, çok eşeksin! hiç söylemiyorsun; komşuymuşuz!” cevap yok.. hödük, ne olacak! insan nezaketen abla kusura bakma ya, kafa dalgın.. çayımı içmeye gel bir ara, filan der..

her bir gün akşam oluyor; her gece uyunuyor; her sabah kalkılıyor.. hayat, böyle geçmez. bir de o 4 tanenin yapabileceklerini sorguluyorum.. bir yakalasam..

*** sarışın, yakışıklı ve cinsel tercihi belirsiz bir cengâver bana telefon numarasını verecek ve ben tereddüt edeceğim? çok farklı noktalardayız gerçekten de.. mutluluklar :)

uçan avusturyalı ile uçan fin’in yüzleri gözlerimin önünde.. 19’una kadar bekleyeceğiz. bu bishonenler hep uçuyor ama en güzel bu ikisi uçuyor. ben uçamıyorum. “bana sorma, bakanlığa sor.” derken thom ne demek istediğini anlıyorum.. gitmeden önce evini yakanları daha iyi anlıyorum. bütün belgeler yakılmalıdır ilkesine zaafım var. “gitmek için dönecek yerin olmamalı!” diyorsa eğer içindeki ses ona kulak vermelisin.

fin, uç. yüzyıllardır aynı pislikler dönüyor. senin uçman bir şeyi değiştirmeyecek ama olsun. sen uç ki ben kendime yalancı bir yer bulabileyim.. holiganlardan tek farkım, etrafa saldırmıyor olmam. yoksa saldırıyor muyum?

kulağında kulaklıklarla mantıklı cümleler kurmak pek zormuş. avlanan tavuk.. uçan böcek.. gundam wing, gundamlar arasında en kötüsü.. bugün hiç enerjim yok. “gözlerinizin sinerjisi var mı?” çok yerinde bir soru! alkışlayalım bu sıradan insanı! birlik beraberlik.. ah oh ah oh.. aslında şarkının son derece güzel bir kısmı olan ah ohlar yazılınca bir şeye benzemiyor.. müzik başka bir dünyadan geliyor..

yazmıyorum. ergen.. çok bilmiş.. “ama sizin bir tarzınız yok kuzum!” siz bunlara çok yabancısınız. ne kadar şanslısınız! hatta sizin anlamadığınız bu şeylerle çok doğal karşıladığınız o şeyler ve bütün şeyler, her bir şeyler .. hepsi ama hepsi sıradan geçiyor. hepsi yanlış tarafta.

mutlu olmak için insan ne yapar? yaşamak için insan ne yapar? mükemmel insan ne yapar? hindistan’ın kırmızı noktalı bir bölgesinde insan, unutamadığı ne görmüş olabilir?

düz bir çizgi.. evet, her şey düz bir çizgi.. kurşun.. beyin.. yolculuk var. hiçbir şey yazmasam mesela.. kalem kendi kendine takılsa.. ağzımı açmasam, bakmasam, görmesem.. göllerde boğulsam, sularda kaybolsam.. kimse sihirli olmak istemese.. ama yine de bütün beyaz saçlı veya sarışın bishonenler benim olsa.. bir mangakayı kafalasam.. kendimi ölümsüz yapsam ve ardından ölsem mesela..

yüksekler ilgimi çekmiyor.. düz bir çizgi.. yaşam da ölüm de düz.. ucundan içine düz bir irade.. uyurken yokum. müzik dinlerken yokum. anime izlerken yokum.

mobile suit zeta gundam

aşağıda gördüğünüz yazıya sanırım 1-2 ay önce başlamış ve bir daha da yüzüne bakmamışım.. ancak silmeye kıyamadım.. belki bir gün bitiririm diye koyuyorum buralara..

canı sıkılınca jetix ve nickelodeon gibi kanallarda saatlerce çizgi film izleyebilen bir insandan, 24 saat anime izleyen birine nasıl dönüştüm, ey karahindiba? bu gelişme değildir de nedir? bir de yerimde saydığımı, herkes malları götürürken ağzım açık izlediğimi falan söylüyorlar. hâlbuki sadece anime izliyorum diye ilerlemediğim sanılmasın.

şu son üç ay içinde pupam oldukça gelişti. değişimi hissetmeye başladım. bu yüzden uykularım eskisi gibi derin değil; arada sırada rahatsızlanmalar, sancılar oluyor. yeniden doğmak kolay iş değil ne de olsa. bu sancılanmalar eşliğinde indirmeye dahi tenezzül etmeyeceğim ve izlerken bile içimi daraltan ama sırf “tür” ve “genleşme” hatrına katlandığım bazı animeler izlemekteyim şu an. hem de youtube’da! daha kötüsü olamazdı diyebilirsiniz, hindiba özentileri.

*aslında belirli nedenlerle, yani sadece rastlantısal olduğunu düşündüğüm nedenlerle hindibalarla olan ilişiğimi kesmeyi amaçlıyordum. sanırım bugün ve burası tam zamanı ve yeri. o hâlde gitsin hindibalar gelsin hibiskuslar. hem hibiskusun karizması su götürmez.

kaldığımız yerden devam etmemiz gerekirse şöyle demeliyim ki: daha kötüsü olabilirdi! ve hatta! tam bir otakuya dönüşebilmem için belli başlı sıkıntıları yaşamam gerek. bunu da söyleyerek. şu 3 ayda izlediğim 30 küsür anime serisi, OVAsı ve filminde nelerin dikkatimi çektiğini ve ne tür kararlar almak zorunda hissettiğimi sizlerle paylaşmak isterim, hibiskuscuklarım.

ilk olarak protagonist, yani ona esas kişi diyelim, kendisinden nefret ettiğimi zaten biliyorsunuz. antagonist ki, ona da karşı gelen diyelim, ona da derin hayranlık ve “arkadaşlık” duyuyorum. evet. bunu da biliyorsunuz. gariptir ki şu ana dek sevdiğim ya da sevginin ötesine geçip “işte bu be!” dediğim bütün karşı gelen cengâverler şarışın, mavi gözlü, mavi gözlü olmasa da kırmızı gözlü vs. bir animede ne zaman şarışın-mavi gözlü bir cengâver görsem doğrudan işte bu! havasına giriyorum ki yoğun araştırmalarım sayesinde -aslında bir bakıma rastlantısal- bu şarışın-mavi gözlü antagonistin kaynağına indim.

her ne kadar kendisini burada açıklamayacak olsam da -çünkü banane araştırın bulun- harcanmış karşı gelenler derneğini kurmaya karar verişim; her animeye “he’s a char!” ve hatta charles aznavour ile olan ilişkisi ve bu kişinin toplama albümünün nasıl odama ulaştığına dair o hikâye.. evet, bu yazıdaki amacım bunları bıdılamaktı.. ama artık yazamıyorum ya da yazamıyorum. şimdi taslak kısmında duran diğer on bin beş yüz yazıma bakmak istiyorum.. hepsi çok yabancı.

hâlâ neşeli yazdığım bir dönem varmış..

monster manga/volume 12 /chapter 98 /page 7 - by Urasawa Naoki

“dünyanın en karanlık yerine ulaştığımı düşündüğüm anda ileride çok daha koyu bir karanlık gördüm.” dedi johan.

seni beklerken okuduğum öyküde sana dönüşmek, senle bir olmak ve sonra ikiye ayrılmak.. bu mümkün mü? eğer en çok korktuğum şeyi sana söylersem … benim olur musun? hayır, bu bir seçim değil; bu bir sonuç.

johan, berserk ile MW evrenlerinin çarpışmasından doğmuş gibi.. evet, katmanlar.. telefon çalıyor: “naber, nasılsın? tantunicinin önünden geçiyordum, sen aklıma geldin.” “ya, ben de ne zamandır tantuni yemek istiyorum.”

garip.. kafamda uzun zamandır evirip çevirdiğim iki nokta bir anda birleşiyor.. tantuni ve kayıp arkadaş.. senede bir görüştüğüm hâlde hiçbir şey yitirmediğim insalardan biri daha.. birlikte yediğimiz onca tantuninin hatrına kurulan bir bağ.. her şey az ve öz.

sonra düşünüyorum; dünyanın sonunu gören johan ve kendi sonunu bile tayin edemeyen ben.. en iyi intihar şeklinin beynine siyah dayamak olduğunu düşünmüşümdür hep.. eğer suratım dağılmasın istersem ki bu çok kadınsı bir şey – her zaman kalbime nişan alabilirim.. evet, ıskalayanlar oldu.. bir insanın kendi kalbini bıçaklayabilme ihtimalini sorguluyorum.. kaburgaları aşmak ya da karından doğru uzun bir bıçakla denemek.. bilmemiyorum. temiz ve kesin yollar en mantıklıları..

çoğu kadının neden kendini yüksek bir yerden attığını merak ediyorum.. sanırım ölürken bile sorumluluk almak istemiyorlar.. kendi bedenlerine o kadar yabancılaşıyorlar ki ona net bir şekilde müdahale etmeye bile yeltenemiyorlar.. oysaki askerler en çok beyinlerini uçurmayı severler.. cengâverce bir ölüm.. ah hah

“soru”ya verecek cevabım yok.. hiç olmadı.. büyümek, arzulamak, gerçekleştirmek, somut bir gerçekliğe inanmak, hep umut etmek, hayal kırıklıklarıyla baş etmeyi öğrenmek ya da öğrenememek.. ev, iş, çocuklar vs. belki bir araba.. neden? “tüm insanların eşit olduğu tek şey ölümdür.” derken johan, ayakları sağlam bir zemine basmıyordu.. ama aslında tam da sağlam bir zemindeydi, rüyadan uyanmıştı..

insanların “iyi şeyler” hakkında pek çok fikirleri var.. okudukları kitapları, ahkâm kestikleri konuları, yukarıdan baktıkları insancıkları.. bu kadar net bu iyidir; bu kötüdür, diyen insanlardan uzak durmak istiyorum.. genel olarak çoğu insandan.. evet, hiçbir nedenim yok..

ölme ve öldürme hakkına inanıyorum; namusunu temizleyen adama değil.. yoksa vejeteryan olmam gerekirdi; yoksa hayvanlar aleminin yok olması gerekirdi.. belki de ölümün bu kadar gerçek ve net olmasıdır insanları bu hayata bağlayan.. kendini her kötü hisseden depresyondan mustarip olmadığı gibi her depresyon da her insanı öldürmez.. bence en kötüsü depresif ruh hâlinin bir kişilik özelliğine dönüşmesi.. bu tıpkı mutasyona uğramak gibi; bir daha asla asıl şekline dönenememek gibi..

“sen de yandaşların gibi zayıfsın. benim dünyamda yaşamayı hak etmiyorsun.” diyor ateş kıralı.. nedense ben de aynı şeyi düşünüyorum.. iyi ve kötü ayrımında iyiler hep zayıf ve aptal.. kötülüğe inanmıyorum.. sadece her insanın içinde taşıdığı o zayıflığa inanıyorum.. bazıları o zayıflığın kendilerini en üst düzeyde gerçekleştirmelerine engel olmasına izin verirken diğerleri onun benliklerini ele geçirerek yalan kaleler kurmasına izin veriyor..

sonuçta hepimiz yalnızız.. insan 30 yaşına geldiğinde evlenmeliyse bu yüzden evlenmeli.. evlilik akılcı bir çözüm.. bir aşk oyunu değil bana göre.. çocuklarsa geleceğe yapılan bir yatırım. hayata karşı romantik duygular beslemiyorum.. sanırım hiç beslemedim.. kafamdaki karanlık bulutlara karşın çoğu insandan daha aydınlık bir görüşüm var..

bu cümle bile beni başkalarının gözünde kibirli yapmaya yetiyor.. oysaki yedi ölümcül günahtan biri olacak olsaydım kesinlikle tembellik olurdum. türkçesi sizi yanıltmasın; latincesi acedia, yunanca akedia‘dan geliyor ve tam olarak “ilgi yoksunluğu” demekmiş.. bu durum, depresyonla ilişkilendirilmekle birlikte ondan ayrı düşmekteymiş. eski çağlarda yalnız bir yaşam süren keşişlerde genel olarak görülen bir sorunmuş.. son derece kapalı bir rahibe hayatı süren ben için oldukça uygun düşen bir durum.

hristiyan kilisesine göre bu, genel bir huzursuzluk içinde ne çalışabilme ne de dua edebilme durumuymuş.. tanrının esenliğini ve onun yarattığı dünyadan zevk almayı reddetmek.. bütün kalbinle, aklınla ve ruhunla yaşamı sevmeyi becerememek.. atalet günahı.. elric kardeşlerin annesi..

aslında bu yazıya johan ve anna‘nın anısına, şu haberden12 esinlenerek başlamıştım ama başka yerlere uçtum.. neyse, unutmak.. beni ben yapanı, düşüncelerimi şekillendireni unutmak.. ya da karakter çok daha katı bir yapıya mı sahip? 13. burç gibi bir şey bu..

ilgili kişiye not: efendim, belirttiğiniz üzere “yeni ayrılmış edebiyatı” kokmuşsa yazımız, lütfen söyleyin, yakalım buraları.. bütün gül ve hibiskus bahçeleri yansın.. ebegümeci ve hindibanın kitleler tarafından baş tacı edilmesi zaten dokunuyor.. bitsin bunlar, bir hello, derseniz hemen el atarım. sözüm söz.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Mart 2009
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,525 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar