voy a bailar cada mañana

Archive for Mayıs 2009

bir şeyler olmakta.. hepsini yazacağım.. ama öncelikle özet başlıklar geçelim:

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı..

sapığın yazı!

dolmuşta baştan çıkarma sanatı.

evet, başlıklardan az çok anlaşıldığı üzere dolu dolu bir hafta geçirmişim, öyle değil mi, sevgili çünlükseverler? şimdi asıl şeye gelelim..

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı.. öncelikle domuz gribinin türkiye’ye sağ salim girişini kutluyoruz; kollarımızı iki yana açarak kendisini karşılıyoruz. neden geç kaldın, diye de sitem ediyoruz. bu haberi duyan tamiflular, raflarda kıpırdanmaya, birbirlerinin üzerinden atlamaya başlamışlar bile.

domuz gribi, geldi. ama geç kaldı.. çünkü tuulia çoktan başka griplerle fingirdeşmeye başlamıştı bile.. ciddi bir şey değildi.. sadece bir gönül oyunuydu.. en azından tuulia öyle sanıyordu.. bir haftanın sonunda anladı ki gribin gitmeye niyeti yok, yerleşmiş yüzsüz. hayatında hiçbir griple ilişkisi 3 günden fazla sürmeyen tuulia bir haftadır yataktan çıkamamaktan yakınmaya başlamış; yeter artık insan içine çıkamıyorum senin yüzünden, diye isyanlardaymış.

4 silahşörler, mide bulantısı, baş dönmesi, boğaz enfeksiyonu ve ses kısılması, soğuk algınlığının davetiyesiyle tuulia’nın kıramadığı cevizleri, hindistan cevizi olarak bir bir kafasında kırmaya başlamışlar.. h’lerini n’lerini ve rakamlarını tutturamadığımız bu virüsün yol açtığı gribe tuulia domuz gibi gribi ismini takmış çünkü kendisi domuz gibi maşallah! kendisiyle ilişkisini sürdürmeye kararlı insan stalkerlardan sonra zavallı tuulia’nın bu virüs stalkerla olan maceralarını buradan izleyebilirsiniz. şimdi konuyla az çok ilintili ikinci başlığımıza geçelim.

sapığın yazı! ortalarda pek yaz havası olmasa da sapıkları, bu yazı tuulia ile geçirmeye karar vermişler anlaşılan. muhabirimize konuşan tuulia şöyle dedi: “hepsini bir odaya toplasam, hanginiz beni en çok seviyor, diye kavgaya tutuştursam, birbirlerini gebertseler filan..” anlaşıldığı üzere tuulia, e-postalar ve telefon mesajlarından sonra adresine gelen mektuplarla da taciz edilmeye devam ediyormuş.

evet, yanlış okumadınız, sapıkseverler! evine mektup geliyormuş hem de on yıl önceki hortlaklardan.. mektup eline 10 yıl sonra ulaşmış olsaymış bu kadar sinir olmazmış, hayır, 10 yıl öncesinin hortlağı bugün bu mektubu yazıyormuş.. diyormuş ki: işte tuulia’ya benzeyen birini görmüş, peşinden gitmiş, onu arasınmış filan.. ve daha ne fındıklar: bu dünyada sadece tuulia için atan yürekler varmış, falan.. off.

dolmuşta baştan çıkarma sanatı. merhaba, ben tuulia. sunucuyu gönderdim. çünkü söylediklerimi çarpıtıyordu. muhabir de yavşağın tekiydi zaten.. haftanın en önemli olayını sansürsüz ve abartısız kendim sunmak istedim. iyi yapmış mıyım? evet, bence yapmışım ki damperli kamyonlarda başlayıp dolmuş taksilerde biten bu maceramızı benden başkası anlatamazdı. evet.

olayların öncesini hatırlamıyorum ama ben, kardeş ve kardeşin karısı yabancı olduğumuz bir caddede benim iki damperli kamyonla olan hesaplaşmam adına toplanmışız. kamyonlarda benim için çok değerli olan şeyler varmış. ne yazık ki ne olduğunu artık hatırlamıyorum. sonuç olarak iki damperli kamyon caddede bizden hızla uzaklaşırken yayan bir şekilde onları nasıl takip edeceğimiz sorusu aklımıza düşüveriyor.

biz bunu düşüneduralım, kamyonlardan biri bize daha yakın bir sokağa bir diğeri de bir üstteki daha uzak sokağa dönerek gözden kayboluyorlar. “onları kaybedemeyiz! çabuk! takip etmeliyiz!” diye anırıyorum. ama hangisini takip etmeli? kardeş hızlı düşünerek yakın sokağa dalış yapıyor. beni hayal kırıklığına uğratmadığı için eh, tabii ki, diye seviniyorum içimden. “merak etme hepsi aynı yere gidiyor. birini yakalasak yeter!” diye teselli ediyor beni arkasından koşarken.

sonra bir bakıyorum, sokağın içinde beyaz bir toros; kardeş, şoföre eğilip bir şeyler söyledikten sonra arka koltuğa atlıyor. şaşırıyorum ama aynı şeyi yapmam konusunda beni ikna ediyor. beyaz toros içindeki iki şahıs, yurdumuzun sokaklarında beyaz toros içinde görmeye alışkın olduğumuz iki şahıs. arabaya binince içerisinin düşündüğümden çok daha geniş olduğunu fark ediyorum. sonra bir bakıyorum bu toros, bir dolmuş taksiymiş ve içerisi insan kaynıyormuş!

son olarak yakışıklı bir zenci biniyor ve sürücüye bir şeyler dedikten sonra dönüp bana bakıyor. ne oluyor len? diye düşünürkene yanımda bitiveriyor cengâverimiz. en arkadaki koltuğun kapıya yakın kısmında yan yana otururken bir bakmışım bizim zenci, muhabbete dalmış benimle.. sonra bir bakmışım elimi eline almış.. böyle bir cilveleşmeler falan.. ben de ilginçtir höt! terbiyesiz! demiyorum, gayet rahatım hatta..

en sonunda muhabbet, şu noktaya kayıyor; cengâverimizin laflarını aynen aktarıyorum: “how old are you? can I deflower you?” işte o an ipler kopuyor.. ben kafamın içinde olayları tartmaya başlıyorum.. cevap verme gereği bile duymadan kafamdan şu düşünceler geçiyor: evet, bütün bunların altında o çekik gözlü, yakışıklı zenci konuşması var.. bu yüzden şimdi bunları görüyorum..

rüyada görmekte olduğu rüyayı tahlil eden tuulia, başka bir boka yaramamakta ve sonrasında uyanmaktadır.. damperli kamyonlarda ne vardı asla öğrenemeyeceğim.. bilinçaltım beni eğlendiriyor..

yakuza_girl

birkaç bir şey oluyor.. mesela yakuzanın kızı, roman yazıyor. 1 kamer, 2 kamer daha, eder 3 kamer.. 3 kamer, bir gecede milyonları yoldan çıkarabilir.. bir de dolunayda devriye polisi olmak, her daim adrenalin demek.. hmmm yakında her yer, roma açık şehir olacak.

gerçekten.. işte olan bu. sonuç olarak, bütün yanılsamalar yok olmaya mahkûm.. peki, sokağımda armonika çalan çingene çifte para veriyorlar mı? âşıklar, balkonlara çıkıp birbirlerine sarılarak neşe içinde sallanıyorlar mı? mahallede yeni yeni veletler türemiş.. her sene 30’a biraz daha yaklaşırken ve etrafımdaki mutlu çiftlerin 5 sene içinde bir anda boşanabileceğini görürken, kendime seçmece velet koleksiyonu yapmayı anlamsız buluyorum.

mutlu değiliz. mutlu olamayız. çünkü “gülerken bile yürek, kederlidir ve bu neşenin sonu kasvettir.”1 ve hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek. eminim ki tanrılar, bu insanlar çok gürültü etmeye başladılar, diyorlar yine.. evet, tarih ve tekerrür, el ele, bizi gezmeye götürmeye geliyor.. gezmelerden gezmelere geçeceğiz; gezmelere doyamayacağız..

sakın korkmayın.. babetin modası geçmediyse bile, güneş şemsiyelerinin modası çoktan geçti.. çünkü artık hepimiz varoşuz ve güneş kremleri her marketin rafında mevcut. peki ya “peşinden gitmesini bilen herkes için güneşte bir yer vardır.” derken şair, o güneşlerde yanmamış mıdır?

anne karnında yamyamlık.. buna saygı duyarım. yarın yine doktorlara gidilecek..

vice

sonuçta e-posta elime ulaştı.. neymiş? bir kere sevgili doktor, insanlarda saplantı uyandırabileceğim gerçeğini kabullenmek istemiyorum.. hele hiç tanımadığın ve hakkında kulaktan dolma bilgiler dışında bir halt bilmediğin bir insana saplantı derecesinde âşık olmayı hiç kabul etmiyorum.

yüzüme maske takıp dolaşırsam stalker hanem kabarmayı keser mi acaba? afganistan’a mı gitmeliyim? burkamın altından nasıl bir aura ya da feromon yaymalıyım ki stalker dostlarım bana “I will love you till the end of the world” gibi zırvalıklar dizsinler? doktor, ben normalim; onlar hasta!

patolojinizi de alın ve gidin, sütleğen kılıklı hibiskus düşmanları sizi! sonra diskoda dans eden vampirlere bakıp gülüyorum.. hapisanede aşk yaşayan düzcinsel erkekler, falan.. onlar da hapisten kaçıp diskoda dans ediyorlar.. stalker, beni diskoya götür, desem mesela saçmalamış mı olurum? naif insan modundaki stalker, nahif aklıyla aklımı çelebilir mi?

spor salonundaki ergenlere bakıp okuduğum mangalardaki uke ve seme-canlara ne kadar benzediklerini düşünüyorum.. bizim gençliğimizde ergenler bu kadar güzel değildi.. buna ne diyeceksin, doktor?

“efendim, siz spor izlemiyorsunuz! siz, televizyondan oğlan beğeniyorsunuz!” diyor mesela, sevgili aduket.. insan kendini tanımak için başkalarıyla ilişkide bulunmalı.. ne kadar çok ilişki o kadar çok ayna.. benim aynalarım kırılmış sanırım..

***

en güzel karın yağdığı şehirde, içki ve tantuni arkadaşımla girişteki masada oturup gece yarısı rock’n’roll seansında dans eden sarhoş çiftleri izliyoruz.. “afedersin, bir şey sorabilir miyim? arkadaşından çok hoşlandım onu öpebilir miyim?” “sormayı bile deneme..” zira kendisi hem sadık hem seçici.. “o zaman seni öpebilir miyim?” demek ki ben o kadar da sadık ya da seçici durmuyorum.. umrumda bile değil.. “olur.” o zamanlarda şu cibiliyetsiz daha çıkıp I kissed a girl and I liked it, diye anırmıyor..

bardaki hatunların en leşi, toksik ağzıyla beni yutmaya uğraşıyor.. ne yapmalı, kibarca kafayı yana çevirmeli, bu işkence burada bitmeli.. “teşekkür ederim.” bir de bana sor! katy, senden hoşlanmıyorum ve sana katılmıyorum; söyleyeceklerim bu kadar.

sıkıldım. gerisini yazmayacağım.. bir gün mahallemin çeşitli noktalarında bekleyen stalkerlar görme endişemi şımarıklık olarak görenler, stalkerlarımızı çarpıştıralım mı?

pis insan notu: bu arada gerçekten baş ucuna dizdiği dizi dizi aşk romanları varmış..


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Mayıs 2009
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 49,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar