voy a bailar cada mañana

Archive for Ekim 2009

sokaklar bir garipti.. bazısı bir adım atıyordum ki bitiveriyordu; bazısının ise bin adım da atsam sonu görünmüyordu.. ama korkmuyordum; çünkü karanlığım yanımdaydı. bu garip sokaklar bile benim kibirli karanlığımdan daha karanlık olamazlardı. sahi, ne kibirliydi şu içimdeki karanlık! günbegün şişinip duruyordu..

işte bu yüzden onu dışarı çıkarmalıydım.. artık bana ağır geliyordu.. öyle ağırdı ki sabahları uyanıp yataktan çıkmak, peşimden samara gelirken kuyunun dibinden yukarıya tırmanmaktan daha zordu! tüm bu zorluklara karşın kararımı vermiştim: dışarıya çıkacaktım!

işte, herşey böyle başladı.. bunları zaten biliyorsun, canım zencecim.. ama bilmediğin şey şu: bazı şeyleri yapabilmek için belirli bir akıl dinginliğine ulaşmış olmak gerekir ve inan bana yürümek de o şeylerden biridir.. eğer akıl dinginliğine belirli bir yaşa kadar ulaşamadıysan sonradan ulaşma ihtimalin gitgide azalır. sen, sen ol; akıl dinginliğini akıl dingilliğiyle karıştırma, canım cicim zen. yoksa düz yolda düşüp duran yaşlı teyzeler gibi dingildersin..

işte, akıl dinginliği böyle bir şeydir ve ‘zen’e ulaşmanın en kesin yoludur. şimdi sen, buralara nasıl geldiğimizi; insanın içindeki karanlığı, akıl dinginliğiyle -hem de dingildemeden- nasıl bağdaştırdığımı merak ediyorsundur.. açıklamama izin ver, biricik kök bitkim.. şöyle ki:

karanlık, kendini herşeyden soyutlar; karanlığın olduğu yerde başka hiçbir şey yoktur. akıl dinginliği de belli bir soyutlanma gerektirir. karanlığı içimize aldığımızda bu soyutlanmayı ilk elden yaşarız; karanlığı bütünüyle kabul edip onunla bir olduğumuzdaysa soyutlanmanın kendisi oluruz: yani bir dingin akıl..

işte ben böyle dingin bir akıl olarak sokakları arşınlarken kafamda türlü türlü kuş ötüyor, dans ediyor ve çiftleşiyordu.. bu çiftleşmelerin ürünü olan sevimli yumurtalardan küçük, korkunç ve her daim aç bebek kuşlar çıkmadan ve gecemi gündüzümü viyak viyak birbirine geçirmeden önce sorularıma cevap bulmalıydım.. ah, ne diyeceğini biliyorum, kök bitkilerin en güzeli! diyeceksin ki: “hani sen bir dingin akıldın? bu kuşlar da nereden çıktı? dingillik değildir de nedir şimdi bu?” hayhay, sorularında çok haklısın.. ama makûl bir açıklaması var: hani şu kuşların ötüşüp dans ettiği ve de çiftleştiği o anla bebek kuşların yumurtalarından çıkıp viyakladığı an arasında bir evre var ya! işte, akıl dinginliği tam o araya, yani kuluçka evresine denk geliyor! gördün mü? her zamanki gibi yine ben haklıyım! şimdi sözümü kesme de beni dinle..

çeşit çeşit sokaklarda yürüdüm, be kızılcığım.. hem de dingildemeden; kâh seke seke kâh yerlere baka baka.. sokaklarda bazen ölü şeyler olurdu.. inanır mısın? ölüler bile yerini biliyor. mesela kuşlar gökyüzünde ölür ve bulutlara gömülür, derler.. bu yüzden sokakta yürürken kafamı kaldırıp baktığım yerde asılı bir kuş ayağı gördüğümde hiç şaşırmamıştım.. günlerce o tek ayak ve tek kanat yolumun üzerinde asılı kaldı.. bir kuştan arta kalanlar, etrafındaki hayata öylece tepeden bakıyordu.. bir karga, belki de kara ayaklı bir güvercin… belki altında durup inceleseydim hangi kuşa ait olduğunu bulabilirdim. kargalara ölümü yakıştıramadığımdan olsa gerek güvercin olduğuna inanmak istedim.. ama içimdeki karanlık, onun bir güvercin olmadığını söylüyordu..

başka bir gün yine aynı yolda bir yavru kedi ölüsü gördüm. yaşasaydı çok sevimli bir yavru olacak kedicik, kaldırımda öylece yatıyordu.. belki de parçacıklardan biri değişmişti; bu yüzden ölüydü.. ve bu yüzden o kadar canlıydı.. başka bir gerçeklikte onu çok seven bir ailenin yanında hoplayıp zıplıyordu..

ne var ki, bir kuşun ya da kediciğin ölümü değildi karanlığımı besleyen; ne de gece yatarken düşündüklerim… onu neyin beslediğini inan ben de bilmiyorum, benim kızıl toprak kaçkınım.. çok düşündüm, çok soruşturdum. tüm soruşturmalarım, yolumu aziz yahya‘ya ve onun küçük sarı çiçeklerle dolu bahçesine çıkardı. altı aydan fazla oldu onunla tanışalı.. ona danışmadan önce de danıştıktan sonra da onu çok araştırdım.. kimisi onun mucizelerine inanıp karanlığı hayatlarından nasıl kovduğunu överken diğer bir grup, onun sadece bir şarlatan olduğunu, insanların inanmak istedikleri için bu mucizelere tanık olduğunu ve bir süre sonra bütün şarlatanlıkları ortaya çıktığında gerçek yüzünü göreceklerini iddia ediyordu..

ben, tüm bu olanlara son derece temkinli ve tarafsız yaklaştım; hep uzaktan, hep süzerek dinledim onu.. ama zamanla fark ettim ki onun küçük sarı çiçeklerinin arasında, o garip ot kokusunu içime çekerek geçirdiğim her an içimdeki karanlık, küçülüyordu. diğerleri ne derse desin, aziz yahya gerçekti ve o sarı çiçekler benim kurtuluşumdu..

tuulia notu: dedim ya, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. öyle. bu kuşbeyin, daha neler yumurtlayacak merak ediyorsan bir sonraki kısımda hazır ol..

Cupcakes

içindeki karanlığa baktın mı, sevgili zencefil? ben baktım. hâlâ da bakmaktayım.. bakmaktan gözlerim karardı.. ama öyle değil, sorsalar, kişisel tercihim, yeşil üzüm; çekirdeksiz.. yeşil zeytin de olur; kokteyl. içimdeki karanlık o kadar büyüdü ki beni aşmaya, içimden taşmaya başladı. işte o zaman onu dünyaya göstermek için dışarı çıkmaya karar verdim. ama önce giyecek uygun bir şeyler bulmalıydım..

‘boyfriend jeans’ bu işe uygun olur, diye düşündüm. ne de olsa hatırı sayılır biçimde zayıflamıştım, herhangi bol bir kotu bu modaya alet edebilirdim. evet, yapabilirdim bunu! hem neden olmasındı ki? altına da adi ‘badboy’ daslerimi giydim mi cüce robotlarla dans eden repırdan ne eksiğim olabilirdi ki? olamazdı!

bu ikilinin üstüne yakalı ve düğmeli 35 yaş bluzumu giyerek tezat oluşturmak iyi yaptığım birkaç şeyden sadece biriydi.. bu tezatı; arkada topuz, alında yarım ay perçemle birleştirdiğimde sokaktakilerin, koyu kestane saçlarımın mı yoksa özenle çektiğim yazçizerlerimin mi gözlerimi daha iyi ortaya çıkardığı konusunda kavgaya tutuşmalarına hiçbir şey engel olamazdı. o-la-maaz.–dııı!

kavga edenlerin yanından salına salına geçerken muzaffer ve mağrur gülücükler saçmayı ihmal etmedim. adım peyker olsa ancak bu kadar caka satabilirdim.. ama şu hâlimle bütün peykerlerden daha afiliydim işte! ne de olsa daha az önce kapıdan çıkarken yan yan bakıp dudak büken anaya “burası estambul enneee!” demiş, merdivenlerden âdeta süzülerek inmiş, teraslarda gün batımı izlemiş, vapurlarda martılara simit atmış, minibüslerde taciz edilmiş ve kendimi sokağa atmıştım.

işte dışarı çıkma kararı aldığım o anla sokaktaki ilk adımlarım arasında tüm bunlar olmuştu, sevgili zencef. kota12 hâlâ ‘blucin’ demek ya da intihara teşebbüs edenlere intihar etti, demek kadar macera dolu bir yolculuğa çıktığımın göstergeleriydi bunlar.. bu yolda tanıdığım herkesi, gittiğim her yeri ve yaşadığım her şeyi bu çünlüğün sayfalarına taşımak artık benim için bir şan şeref meselesiydi. kısım 2’de görüşmek üzereydik..

tuulia notu: aa, hım, evet, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. yani benzerlikler, aynılıklar olması mümkündür, hatta belki de bu öykünün baş kahramanı sizsinizdirdir.. öyle.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2009
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 49,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar