voy a bailar cada mañana

Archive for Haziran 2010

Candy Darling on her Deathbed by Peter Hujar

daha iyi anlayabilmen için dizilerden örnek vereceğim.. aslında sadece tek bir diziden.. kişi ve yer adları klişe olmayan nedenlerden dolayı değiştirilir ve/veya gizlenirken olaylar ve diyaloglar aynen aktarılacaktır..

uzun bir koridorda yürüyorum; yanımda kâhin var.. neden kâhin? çünkü kâhinler her şeyi görür? sanırım.. bir odada 3 kişi bir yatağın çevresinde ayakta duruyor.. onlara bakıyorum; onları tanıyorum.. beni görmüyorlar çünkü yatakta yatana bakıyorlar.. yatakta yatan, benim.. ben de beni görmüyorum.. kâhin:
bunlar tam da nefret ettiğin insanlar değil mi?
ölüm döşeğindeki ben, inleyerek yoo, diyor..
ah, ama tam olarak sevdiğin de söylenemez.. eğer olsaydı, ailen bu odadaki insanlar olmaz mıydı? ve sen.. sen onların yoldaşı oldun.. bunu söylerken sesindeki küçümseyici tınıyı fark ediyorum.. yüzüne bakıyorum; küçümseyici bir ifadeyle devam ediyor..
izle bak, nasıl da birbirlerini avutmaya çalışıyorlar.. en azından onları bundan mahrum bırakmadın. henüz.. empatilerini öldürmedin. henüz.. insanlara ayıracak yerin kalmadı.. sen, insanları sevmiyorsun. bu senin için yeterince açık, yeterince yerinde mi, yoldaş?

öyle mi? bilemiyorum.. insanları sevmek? her şey anlamsız..
bunu bana neden yapıyorsun? bunları yeniden yaşamak istemiyorum. beni inceleyen gözlerle süzüyor. odayı terk ediyoruz; şimdi yine boş koridorda ilerliyoruz..
eskiler derdi ki: “bir halkın gücü, liderlerinin beden gücü kadardır”. sözü kafamda biraz evirip çevirdikten sonra ne yani ben ölünce insanlık da mı ölüyor? diye karşı çıkıyorum ki ironiyi fark ediyorum:
eğer sen benim bilinçaltımsan, söylemeliyim ki, biraz kibirli değil miyiz? buna gerçekten gülerim işte! ama kâhin, gülmüyor.. mecbur, iğnelerimi cebime geri sokuyorum..
insanlık, sen öldüğün için ölmüyor. eskiler her şeyi bilemezdi.. bazı konularda yanıldılar.. halkın bedeni ve liderin bedeni aynı şey değil.. ama ruhları ve şevkleri aynı olmalı.

kâhinin oyununu anlıyorum.. tek yaptığı, benim insanlarım üzerinden fazilet çığırtkanlığı.. sorun değil, ne de olsa günahları benimkilerden ağır olan bir sürü insan var.. bu düşünce, dudaklarıma minicik bir tebessüm bırakıyor.. kâhin, tebessümü olduğu yerden kapıp inceleyerek:
aah, onu düşünüyorsun..

o. benden daha günahkâr olduğuna inandığım, ölse kimsenin üzülmeyeceğini düşündüğüm o.. onun ölümünü görsem, bu bile bir zafer olmaz mıydı? sinsice güler ve arkamı dönüp gitmez miydim? ama işte bu lanet kâhin, yine ölüm döşeğindeki bana düşürüyor yolumu.. görebildiğim tek ölüm kendiminki ve.. hadi kabul edelim, bu pek eğlenceli değil..

yavaşça öldüğüm yatağa yaklaşırken bir adamın eğer türkçeye çevrilseydi adı mutlaka “denizler kâşifi şahin” olacak kitaptan uğursuz bir pasaj okuduğunu görüyorum.. şöyle diyor: “ve köklere dalıp parmaklarım kanayıncaya kadar topraktan taş çıkardım. adanın behşettiği bir iki meyvenin tohumlarını topladım ve onları uzun, düz çizgiler hâlinde ektim; tıpkı bir bölük asker gibi. bitirdiğimde eserime baktım. bir bahçe değildi gördüğüm. bir yara gördüm. bu ada benim hayatımı kurtarmıştı ve ben ona kulluk etmemiştim.”

ölüm döşeğindeki birine okunacak şey değil, diye düşünüyorum içimden.. bu adam kim? bana neden bunları okuyor? cevapları biliyorum aslında.. en derinde, etimde, kemiğimde, ruhumda biliyorum.. ama.. korktuğum ne? kâhin kaldığı yerden devam ediyor..
onun bu evrende zarardan çok yarar sağladığını söylemiyorum.. öyle bir şey yok. söylemek istediğim, birinin yaşama hakkını kabullenmek zorlaştıkça önemli hâle gelir. eğer insanlık hayatta kalmaya değer olduğunu kanıtlayacaksa bunu tek tek bireyler üzerinden yapamaz.. iyi adam da kötü adam da ölümü aynı coşkuyla karşılar.

kâhinin sözlerini kafamda bir yere oturtamıyorum.. gözlerim ölmek üzere olan bana takılmış; kendisine kitap okuyan bu adama sevgiyle bakan bana.. kâhine dönüyorum..
benden ne istiyorsun?
sadece birini sevmeni..
sevmek? hah..

ölüm döşeğindeki ben yavaşça gözlerini kapatıyor ve yaşamım artık düz bir çizgiden ibaret.. biri şu monitörü kapatsın.. adam, ölü-beni dudağından öpüp odadan çıkıyor.. gözleri yaşlı.. az önce okuduğu kitap, şimdi sandalyesinde duruyor.. kitabı elime alıp karıştırıyorum.. gözüm bir pasaja takılıyor.. eğer ölmeseydim beni seven bu adama okumam gereken pasaj bu olurdu sanırım: “sal umduğum kadar denize dayanıklı çıkmadı. dalgalar onu batırmak için durmadan saldırdılar. ölmekten korkmuyordum. içimdeki o boşluktan korktuğum kadar. hiçbir şey hissedemiyordum ve beni asıl korkutan buydu. aklıma sen geldin; düşüncelerimi doldurdun. iyi hissettim.”

belki de.. mutlu son yoktu..

henüz yazılmadı.

Reklamlar

konuşmaya çok ihtiyacım var.. bu yüzden radyoyu açıyorum.. last.fm. en iyisi. çünkü bu aralar en sevdiğim zehir üreticisini çağırıp “arkadaşlarını da getir, parti yapıyoruz!” diyebiliyorum.. ve beni asla kırmıyorlar.. ne de olsa onlar hep gözde. partide sırlarımı açıklamaya karar verdim. her sırrım için farklı renkte bir kağıt alacağım.. sonra..

aslında arada bir, çok ama çok nadir, yakışıklı hasta geliyor.. yakışıklı hastayla sağlık kurulu yanında oynaşamadığımdan ilaçlara bakıyorum ben hep.. aslında hasta, yakışıklı da olsa sonuçta hasta değil mi? hasta la vista yani doktorların dediği gibi: hastayla görüşene dek bir şey söyleyemem..

ne işim var benim hastayla? doktor muyum? hemşire miyim? hasta mıyım? yok canım! hasta, yakışıklı da olsa hastalığını bilecek. yok öyle!

şşt, kızım, evde kaldın haberin yok..
öyle demeyin ama doktor hanım, benim de geleceğimi düşünmem lazım.

neyse, sonuç olarak, en şık abiyelerimizi giyip sağlık ocağı önünde buluştuk.. oğlanlar, abaya giymekte ısrar ettiler; peki, tamam biz zorla giydirdik ama sonuçta güzel oldular.. hem sonra ocağın kapısına asılı kaburgadan anladığım kadarıyla bishōnenler, özenle sağlık sofrasına meze hatta ana yemek olarak sunuluyormuş.. ah, bunları nereden mi duyuyorum?

şık giyimli ilaç mümessili, doktor hanımın kapısında durarak haykırıyordu:
daha fazlasını istemeye hakkın yok çünkü yaşamayı bilmiyorsun!
çok bilmiş mümessil, saat 3’ten önce sana konuşmak düşmez! diyerek çantasını elinden kaptığım gibi kafasına indirdim.. bütün promosyonları, ilaç maketleri, broşürleri yere dağıldı.. pişman değilim, baş hekimim, yine olsa yine yaparım!

sonuç olarak sağlık ocağındaki gece yarısı partisinden kovulduk.. abiyelerimizi çıkartıp başka diyarlara gitmeye baktık.. oğlanlar da dayanamayıp abayalarını çıkardı.. şimdi hepimizi çok güzeliz; hem çıplak hem güzel..

sağlık ocağına yaklaşırken binadan gelen müzik seslerine inanamamış ve içimizi bir ürperti, bir heyecan kaplamıştı.. sanki yabancı diyarlara ilk gidişimiz, uzaylılarla ilk karşılaşmamızdı.. şimdiyse oradan ayrılırken müzik, kulaklarımıza daha az gelir oluyor.. arkamızı dönüp bakmıyoruz; artık şarkıları seçemiyoruz.. bitti. umrumuzda değil..

güneş imparatorluğunun topraklarında dendiği gibi: “biz insanlar, dünyanın hükümdarlarıyız. bu güç, her kız ve erkeğin içinde mevcut.” bu yüzden umrumuzda değil.. ve yürümeye devam ediyoruz..

eğer doktorunuz karşınıza geçip ” test sonuçlarınız elimize ulaştı tuulia hanım. ha ha, siz yaşamdan korkuyorsunuz!” diyerek artistlik taslasaydı ona verilecek en arabesk cevap şu olmaz mıydı? : “beni üzmeye kalkarsan arizona çöllerine sürerim arabamı.”

kafamda bunları evirip çevirirken yanımda yürüyen çıplak arkadaşlarıma bakıyorum.. duruyorum; duruyorlar.. “sizin çıplaklığınız, benim yalnızlığımı aşamaz.” ve dönüp gidiyorum..


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Haziran 2010
P S Ç P C C P
« May   Eki »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar