voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘hu hu’ Category

Cupcakes

içindeki karanlığa baktın mı, sevgili zencefil? ben baktım. hâlâ da bakmaktayım.. bakmaktan gözlerim karardı.. ama öyle değil, sorsalar, kişisel tercihim, yeşil üzüm; çekirdeksiz.. yeşil zeytin de olur; kokteyl. içimdeki karanlık o kadar büyüdü ki beni aşmaya, içimden taşmaya başladı. işte o zaman onu dünyaya göstermek için dışarı çıkmaya karar verdim. ama önce giyecek uygun bir şeyler bulmalıydım..

‘boyfriend jeans’ bu işe uygun olur, diye düşündüm. ne de olsa hatırı sayılır biçimde zayıflamıştım, herhangi bol bir kotu bu modaya alet edebilirdim. evet, yapabilirdim bunu! hem neden olmasındı ki? altına da adi ‘badboy’ daslerimi giydim mi cüce robotlarla dans eden repırdan ne eksiğim olabilirdi ki? olamazdı!

bu ikilinin üstüne yakalı ve düğmeli 35 yaş bluzumu giyerek tezat oluşturmak iyi yaptığım birkaç şeyden sadece biriydi.. bu tezatı; arkada topuz, alında yarım ay perçemle birleştirdiğimde sokaktakilerin, koyu kestane saçlarımın mı yoksa özenle çektiğim yazçizerlerimin mi gözlerimi daha iyi ortaya çıkardığı konusunda kavgaya tutuşmalarına hiçbir şey engel olamazdı. o-la-maaz.–dııı!

kavga edenlerin yanından salına salına geçerken muzaffer ve mağrur gülücükler saçmayı ihmal etmedim. adım peyker olsa ancak bu kadar caka satabilirdim.. ama şu hâlimle bütün peykerlerden daha afiliydim işte! ne de olsa daha az önce kapıdan çıkarken yan yan bakıp dudak büken anaya “burası estambul enneee!” demiş, merdivenlerden âdeta süzülerek inmiş, teraslarda gün batımı izlemiş, vapurlarda martılara simit atmış, minibüslerde taciz edilmiş ve kendimi sokağa atmıştım.

işte dışarı çıkma kararı aldığım o anla sokaktaki ilk adımlarım arasında tüm bunlar olmuştu, sevgili zencef. kota12 hâlâ ‘blucin’ demek ya da intihara teşebbüs edenlere intihar etti, demek kadar macera dolu bir yolculuğa çıktığımın göstergeleriydi bunlar.. bu yolda tanıdığım herkesi, gittiğim her yeri ve yaşadığım her şeyi bu çünlüğün sayfalarına taşımak artık benim için bir şan şeref meselesiydi. kısım 2’de görüşmek üzereydik..

tuulia notu: aa, hım, evet, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. yani benzerlikler, aynılıklar olması mümkündür, hatta belki de bu öykünün baş kahramanı sizsinizdirdir.. öyle.

Reklamlar

hilarynut

“bütün bunları yapmak bana da çok zor geliyor, ama yine de sabahın köründe kalkıp oralara gidiyorum çünkü yaşamak çok güzel.”

deniz kuşları sustu. arıların içi kavrulmuş.. yine de makarnanın suyu, çorbanın tuzu derken etekler uçuşuyor.. mutfakta hiçbir bacak öyle havalarda gezmez.. deniz kuşları, yavrulamaya devam ediyor. kargaların söyleyecek çok şeyi var.

neden yazıyorum?

neden yazamıyorum?

“solaklar çok zeki olurmuş. siz de çok zeki misiniz acaba?”

“bak bu da bizden; sol eliyle yazıyor.”

elimi sıkarken dudak hareketleri şöyle buyuruyor: çok güzelsin. sonra da fısıltısı ekliyor: biliyorsun zaten; söylememe gerek yok. kendimi güzel bulmuyorum. yine de güzel olmayı hiç dilemedim.

deniz kuşlarını dinliyorum. deniz kuşlarına, şehirde çöp kuşları deniyor.

şansımı denemek istiyordum; yeterince enerji ve umut depoladığımı düşünüyordum; diyecektim ki: “bir sonraki hayal kırıklığı ve hüsran gelsin, lütfen!” ikisi el ele. yaşamak çok güzel, diyen herkesi…

insanlar gerçekten salak, kendini bilmez ve zırvalar. ceviz yiyorum.

mobile suit zeta gundam

aşağıda gördüğünüz yazıya sanırım 1-2 ay önce başlamış ve bir daha da yüzüne bakmamışım.. ancak silmeye kıyamadım.. belki bir gün bitiririm diye koyuyorum buralara..

canı sıkılınca jetix ve nickelodeon gibi kanallarda saatlerce çizgi film izleyebilen bir insandan, 24 saat anime izleyen birine nasıl dönüştüm, ey karahindiba? bu gelişme değildir de nedir? bir de yerimde saydığımı, herkes malları götürürken ağzım açık izlediğimi falan söylüyorlar. hâlbuki sadece anime izliyorum diye ilerlemediğim sanılmasın.

şu son üç ay içinde pupam oldukça gelişti. değişimi hissetmeye başladım. bu yüzden uykularım eskisi gibi derin değil; arada sırada rahatsızlanmalar, sancılar oluyor. yeniden doğmak kolay iş değil ne de olsa. bu sancılanmalar eşliğinde indirmeye dahi tenezzül etmeyeceğim ve izlerken bile içimi daraltan ama sırf “tür” ve “genleşme” hatrına katlandığım bazı animeler izlemekteyim şu an. hem de youtube’da! daha kötüsü olamazdı diyebilirsiniz, hindiba özentileri.

*aslında belirli nedenlerle, yani sadece rastlantısal olduğunu düşündüğüm nedenlerle hindibalarla olan ilişiğimi kesmeyi amaçlıyordum. sanırım bugün ve burası tam zamanı ve yeri. o hâlde gitsin hindibalar gelsin hibiskuslar. hem hibiskusun karizması su götürmez.

kaldığımız yerden devam etmemiz gerekirse şöyle demeliyim ki: daha kötüsü olabilirdi! ve hatta! tam bir otakuya dönüşebilmem için belli başlı sıkıntıları yaşamam gerek. bunu da söyleyerek. şu 3 ayda izlediğim 30 küsür anime serisi, OVAsı ve filminde nelerin dikkatimi çektiğini ve ne tür kararlar almak zorunda hissettiğimi sizlerle paylaşmak isterim, hibiskuscuklarım.

ilk olarak protagonist, yani ona esas kişi diyelim, kendisinden nefret ettiğimi zaten biliyorsunuz. antagonist ki, ona da karşı gelen diyelim, ona da derin hayranlık ve “arkadaşlık” duyuyorum. evet. bunu da biliyorsunuz. gariptir ki şu ana dek sevdiğim ya da sevginin ötesine geçip “işte bu be!” dediğim bütün karşı gelen cengâverler şarışın, mavi gözlü, mavi gözlü olmasa da kırmızı gözlü vs. bir animede ne zaman şarışın-mavi gözlü bir cengâver görsem doğrudan işte bu! havasına giriyorum ki yoğun araştırmalarım sayesinde -aslında bir bakıma rastlantısal- bu şarışın-mavi gözlü antagonistin kaynağına indim.

her ne kadar kendisini burada açıklamayacak olsam da -çünkü banane araştırın bulun- harcanmış karşı gelenler derneğini kurmaya karar verişim; her animeye “he’s a char!” ve hatta charles aznavour ile olan ilişkisi ve bu kişinin toplama albümünün nasıl odama ulaştığına dair o hikâye.. evet, bu yazıdaki amacım bunları bıdılamaktı.. ama artık yazamıyorum ya da yazamıyorum. şimdi taslak kısmında duran diğer on bin beş yüz yazıma bakmak istiyorum.. hepsi çok yabancı.

hâlâ neşeli yazdığım bir dönem varmış..

grif

bilek atellerimle sayborgumsu yaşam formu olarak sürdürüceğim yaşam maceram, beni, ‘anime çılgınlığıyla vurulmuş gerçeklik’ ve hayalperestlik arasında bir yerlerde, hâlâ işlevsel bir noktada tutmaya yaramakta, sevgili hibiskus ve gül yandaşları!

bu anlamlı ve bir o kadar da duygu dolu cümleyi yazmamım tek nedeni “yoğun istek” üzerine uzun süredir ertelediğim ya da hangi çünlüğüme koyacağımı şaşırdığım pek sevgili anime listemin bitmemiş bir örneğini sizlerle paylaşma gereğimdir. dedim ya: yoğun istek.

buyurunuz, 24 ekimden beri izlediğim animeciklerimin bir listesi. gelecekte yıldızlı, artılı, cafcaflı bir liste ile karşınıza çıkma dileğiyle görüşmek üzere..

power

bir süredir aklımı kurcalıyor bu.. böyle mi olmalı? düşünüyorum da saatlerce, günlerce bilgisayar başında manga okuyup anime izleyen bir insan olarak, günün ve haftanın geri kalan zamanında üzerime aldığım zorunlulukları sadece anime ve mangalarıma döneceğim o anı düşleyerek yerine getirirken aslında istediğim hayatı yaşıyorum. yani bir odada sadece kendimle ve kendi küçük dünyamla..

ve başarı nedir, diye soruyorum hep kendime.. ideal dünyada ben başarısız bir insan evladıyım. gâvurun deyimiyle a loser. ama bu beni herhangi bir şey yapmıyor.. şeyler, bundan daha kötüye gidebilir ve gidecek de.. ama ondan sonra bütün o şeyler sadece iyiye gidebilecek, yani fazladan iyi şeyler her zaman hazır olacak.

yani, bu bir kuruntu ya da avuntu ya da savuntu ya da cakcuk falan filan olabilir, ama sonuç olarak zaten bu ideal dünya saçmalığından kaçmak için böyle bir yaşam seçtim ben.. daha azıyla yetinmeyi kendime yediremediğim için, değerlerim çok yüksek olduğu için, kendimi çok beğendiğim için..

kendini bu kadar önemserken ve para dahil diğer hiçbir şeyi ya da kimseyi bu kadar önemsemezken uyum sağlamamı beklemek saçma olurdu. çünkü feda ettiklerimin sonucunda alacağım bir şey yok bu dünyadan. “ben çayırda yatarken bile aslında koşuyorum.” dediğim buydu.. ya da “neden duruyorsun, dans etsene!” diyene “zaten dans ediyorum.” demem bu.. çünkü senin dünyan benim dünyam değil, ve inan ki benim dünyamı görebilen insanlar var. sıkı fıkı olmamıza gerek bile yok. bu böyle bir şey..

peki ya güç? güç nerede kullanılır? ya da insan gücünü nerede kullanır? gücünün olması bunu göstermeni gerektirmez.. aslında güç saklıyken daha yararlıdır. sinsi bir yaşam tarzı sırtlanlara uygundur.. hayatta kalmak elzemdir. ama hayatta kalmak, sürünmek demek olmamalı.. kölelik de olmamalı.. ağzımıza sokulan her şeyi emzik niyetine emmemeliyiz, öyle değil mi? bazı bebekler seçicidir. bazıları sadece bebektir.

evet, saçmalıyorum.. bilemiyorum.. ama dünya üzerinde şöyle bir adam varsa şayet, sırrını çözene kadar onu parçalara ayırmak benim tek amacım olur. sonuçta, ne demiş düşünür: ben karar verir üstüne otururum, bebek.

bu aralar takıldığım anahtar sözcükler: post apokaliptik, çöl, kasvetli, klon, yıkıntılar içindeki şehir, yanan şehir, kitle imhası, telekinezi, anime… ben bunları kafamda evirip çevirirken pj kulaklarımda şöyle bağırıyor:

ileri bak, tehlikenin geldiğini görebiliyorum. tabanca istiyorum. silah istiyorum. korkuyorum, cicim; kaçmak istiyorum. bu dünya delirmiş. hadi, silahımı ver. betonda yürüyorum, kumda yürüyorum ama güvenli bir yer bulamıyorum. tabancamı elimde istiyorum. başka bir diyara gitmek istiyorum.

“bir an için düşündüm ki beni bu korkunç gerçeklikten kurtarabilirsin. evet, düşündüğüm buydu.” sadece romantikler ve hayata dair gerçek arzuları olmayanlar kurtarılmayı düşler, bebek.. öyle değil mi?

belki sevilmek, kurtarılmaktır. ya da kurtarılmak da mutluluk gibi bir yanılsamadır. başka bir diyar.. nereye gitmeli? celile, dedim. beyrut, dedim. çöl, dedim. her şey, simgesel. her kadına bir isa; her bebeğe bir meme..

bunun dışında şu aralar, bir insanın ebegümeciyle hindibayı aynı cümle içinde kullanabilme ihtimalini sorguluyorum. sanırım ebegümeçleri ve hindibalar hakkında öğrenmem gereken çok şey var.

garip bir şey oldu. sanki dünyayla bağlantım koptu.. herkes, her şey derin bir sessizliğe gömüldü; bir anda dünya üzerinden silinmişler gibi.. sanki duvarlar örüldü. ve dinlediğim şarkı diyordu ki: duvarlarına kızgın mısın? duvarlarım.. benim duvarlarım. evet, onlara kızgınım. görüşümü engelliyorlar!

şarkı şöyle devam ediyordu: belki de görünmez bir gücün senin için her şeyi düzeltmesini umuyorsun? ya da küçük gri bahçende harcadığın tüm zamanı telafi etmesini? eğer gemiler senin için gelmiyorsa devam etmelisin.

düşünüyorum da son zamanlarda çok fazla erkek dinliyorum: antony, roger, rufus, thom, kevin.. şimdi de andrew.. ne çok şeyler söylüyorlar! çok takılıyorum söylediklerine.. beni yaralıyorlar, sonra tutup elimden kaldırıyorlar, alay ediyorlar, zavallılığımı yüzüme vuruyorlar, güzel sözlerle okşuyorlar.. falan filan..

kıskanıyorum sonra.. yanlarında olup nasıl bir şeymiş görmek istiyorum. bu kadar kolay olan neymiş kendi gözlerimle görmek istiyorum.. bir şey var.. çağıran, seslenen bir şey var.. ama ses o kadar uzaktan geliyor ki duyulmuyor.. cevap orada ama göremiyorum.. altı açık unutulan yemek ya da balkonda unutulan kedi gibi.. bir beş dakika önce bakmış olsak her şey yolunda olacakken şimdi her şey için çok geç.. yemek taşmış, yanmış; kedi donmuş, düşmüş ya da kim bilir ne olmuş…

şu sesleneni bir yakalayabilsem! kumarbazları bilirsin. “şu eli bir kazansam şansım dönecek biliyorum!” hayat da bir kumarmış falan. ben, üzerine oturuyorum. artık geceleri dışarı çıkmıyorum. arada arıyor: “gel, film izleyelim.” projektör varmış.

sanırım masallar benim gibi insanlar tafafından yazılmış. ya da benim gibi insanlar için. bilemiyorum. çaresiz kız, cengâver ve canavar. yalnızlık, çaresizlik, tehlike, korku, savaş, kahraman, fedakârlık ve kurtuluş. o hâlde masallarda yaşayalım, küçük kız. yaratmak. sorun burada. üretmek. büyütmek. meyvesini almak. hak ettiğini kazanmak.

sonuç? eninde sonunda yaşayan ya da yaşamayan bir şeylerin kölesisin. hiçbir şey istememeyi ne zaman başardım? ya da nasıl oluyor da ben yıkmaya çalıştıkça bu duvarlar yükseliyor? hayır, canım, sana sormuyorum.

o gece neden bisiklete bindiğinizi biliyorum. bunu ben de düşlemiştim. gece bisiklet sürmenin romantik olabileceğini hiç düşünmemiştim daha önce. hatta o klibi gördüğümde acaba, demiştim, o da mı aynı şeyi düşünmüştü?

çok cahilim. karanlık parmaklarımı çatlaklardan uzatıp hayatın boğazını sıkmak istiyorum. geçen kış kuş gibi sekerken gereken dönüşü aldığımı sanmıştım.. sanırım bütün dönüşleri kaçırıyorum. gözlerimi açabilmek için ne içmem gerek, sevgili doktor? beni hareket ettirecek şey ne olmalı? cevaplar sende değil. ya da sende.

hayır, endrucuum, yanılıyorsun. okyanus, basit filan değil. hiçbir şey basit değil. aslında öyle, ama değil.

the river I have under my tongue,
unimaginable water, my little boat,
and curtains lowered, let’s speak.*

celile’ye gidelim; marangozun evine.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,818 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar