voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘cinayet’ Category

ceviz kırmak sağlıklıdır - bakınız, abla ne kadar mutlu

sahilde sandal kiralayıp gezelim, diyor.. ziller çalıyor; hem de hiç susmadan.. boğuşmalar, ipler, bıçaklar; hayattaki olumsuzlukların tek bir kişiye yüklenmesi.. aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak.. yüz yüze görüşmeyi bu kadar istemek; yüzünü görmeyi bu kadar istememek..

şimdilerde şuraya takılıyorum.. yapsam mı? etsem mi? diye sorular soruyorum. her seferinde diyor ki: “tabii, ne duruyorsun? hemen atla! geçmişi bırak, bugüne bak.” o da öyle demişti: “hemen! hiç durma!” ama şöyle böyle diye çekincemi belirtince de çıkışmıştı: “tuulia, görüşmeyeli zekâ katsayında bir düşüş mü oldu?” anlamamıştım.. cevizlerle zekânın ne ilgisi var ki? kafamla mı kırıyorum ben bu cevizleri?

“kızım, sen burada ‘öyleydi böyleydi’ derken cevizler oldu; millet topladı, yedi, turşusunu kurdu vs. derken bütün çekmeceler, dolaplar, gizli odalar ve halı altları ceviz kabuklarıyla doldu!” doğruuu! diyecek bir şey yok.

geçenlerde yolda gidiyorum; iki tane kadın, bir ağacın altında durmuşlar, kafalar yukarı bakıyor, birinin eli de havada: “aa bak bak cevize bak!” ben de kaldırdım kafayı baktım o cevize.. yani işte böyle yeşil bir şey.. abla, pazarda onun olmuşu var keh keh, demedim kadına. yine geçenlerde başka bir kadın, ağaçtan cevizleri hoplaya zıplaya yonaklıyor.. ne ceviz meraklısıymış millet yahu! dedim.

sonra işte aslında fındık kırmak daha kolaymış; hem fındık küçük köpek adı olurmuş, sevimliymiş ama ceviz olmazmış, ceviz kırmak için insanın binbir takla atması gerekirmiş; ama işte cevizin tadı daha güzelmiş.. tabii ki de daha güzel.. hem saçlara, hem gözlere vs.. ama aslında en büyü(n)k başarı hindistan cevizi kırmakmış.. yani, hadi gel ortada birleşelim; kırdın mı hindistan cevizi kıracaksın; sütünü içip etini yiyeceksin.. değil mi? aşağısı kurtarmaz.. yok, yok vallahi kurtarmaz..

Reklamlar

bir şeyler olmakta.. hepsini yazacağım.. ama öncelikle özet başlıklar geçelim:

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı..

sapığın yazı!

dolmuşta baştan çıkarma sanatı.

evet, başlıklardan az çok anlaşıldığı üzere dolu dolu bir hafta geçirmişim, öyle değil mi, sevgili çünlükseverler? şimdi asıl şeye gelelim..

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı.. öncelikle domuz gribinin türkiye’ye sağ salim girişini kutluyoruz; kollarımızı iki yana açarak kendisini karşılıyoruz. neden geç kaldın, diye de sitem ediyoruz. bu haberi duyan tamiflular, raflarda kıpırdanmaya, birbirlerinin üzerinden atlamaya başlamışlar bile.

domuz gribi, geldi. ama geç kaldı.. çünkü tuulia çoktan başka griplerle fingirdeşmeye başlamıştı bile.. ciddi bir şey değildi.. sadece bir gönül oyunuydu.. en azından tuulia öyle sanıyordu.. bir haftanın sonunda anladı ki gribin gitmeye niyeti yok, yerleşmiş yüzsüz. hayatında hiçbir griple ilişkisi 3 günden fazla sürmeyen tuulia bir haftadır yataktan çıkamamaktan yakınmaya başlamış; yeter artık insan içine çıkamıyorum senin yüzünden, diye isyanlardaymış.

4 silahşörler, mide bulantısı, baş dönmesi, boğaz enfeksiyonu ve ses kısılması, soğuk algınlığının davetiyesiyle tuulia’nın kıramadığı cevizleri, hindistan cevizi olarak bir bir kafasında kırmaya başlamışlar.. h’lerini n’lerini ve rakamlarını tutturamadığımız bu virüsün yol açtığı gribe tuulia domuz gibi gribi ismini takmış çünkü kendisi domuz gibi maşallah! kendisiyle ilişkisini sürdürmeye kararlı insan stalkerlardan sonra zavallı tuulia’nın bu virüs stalkerla olan maceralarını buradan izleyebilirsiniz. şimdi konuyla az çok ilintili ikinci başlığımıza geçelim.

sapığın yazı! ortalarda pek yaz havası olmasa da sapıkları, bu yazı tuulia ile geçirmeye karar vermişler anlaşılan. muhabirimize konuşan tuulia şöyle dedi: “hepsini bir odaya toplasam, hanginiz beni en çok seviyor, diye kavgaya tutuştursam, birbirlerini gebertseler filan..” anlaşıldığı üzere tuulia, e-postalar ve telefon mesajlarından sonra adresine gelen mektuplarla da taciz edilmeye devam ediyormuş.

evet, yanlış okumadınız, sapıkseverler! evine mektup geliyormuş hem de on yıl önceki hortlaklardan.. mektup eline 10 yıl sonra ulaşmış olsaymış bu kadar sinir olmazmış, hayır, 10 yıl öncesinin hortlağı bugün bu mektubu yazıyormuş.. diyormuş ki: işte tuulia’ya benzeyen birini görmüş, peşinden gitmiş, onu arasınmış filan.. ve daha ne fındıklar: bu dünyada sadece tuulia için atan yürekler varmış, falan.. off.

dolmuşta baştan çıkarma sanatı. merhaba, ben tuulia. sunucuyu gönderdim. çünkü söylediklerimi çarpıtıyordu. muhabir de yavşağın tekiydi zaten.. haftanın en önemli olayını sansürsüz ve abartısız kendim sunmak istedim. iyi yapmış mıyım? evet, bence yapmışım ki damperli kamyonlarda başlayıp dolmuş taksilerde biten bu maceramızı benden başkası anlatamazdı. evet.

olayların öncesini hatırlamıyorum ama ben, kardeş ve kardeşin karısı yabancı olduğumuz bir caddede benim iki damperli kamyonla olan hesaplaşmam adına toplanmışız. kamyonlarda benim için çok değerli olan şeyler varmış. ne yazık ki ne olduğunu artık hatırlamıyorum. sonuç olarak iki damperli kamyon caddede bizden hızla uzaklaşırken yayan bir şekilde onları nasıl takip edeceğimiz sorusu aklımıza düşüveriyor.

biz bunu düşüneduralım, kamyonlardan biri bize daha yakın bir sokağa bir diğeri de bir üstteki daha uzak sokağa dönerek gözden kayboluyorlar. “onları kaybedemeyiz! çabuk! takip etmeliyiz!” diye anırıyorum. ama hangisini takip etmeli? kardeş hızlı düşünerek yakın sokağa dalış yapıyor. beni hayal kırıklığına uğratmadığı için eh, tabii ki, diye seviniyorum içimden. “merak etme hepsi aynı yere gidiyor. birini yakalasak yeter!” diye teselli ediyor beni arkasından koşarken.

sonra bir bakıyorum, sokağın içinde beyaz bir toros; kardeş, şoföre eğilip bir şeyler söyledikten sonra arka koltuğa atlıyor. şaşırıyorum ama aynı şeyi yapmam konusunda beni ikna ediyor. beyaz toros içindeki iki şahıs, yurdumuzun sokaklarında beyaz toros içinde görmeye alışkın olduğumuz iki şahıs. arabaya binince içerisinin düşündüğümden çok daha geniş olduğunu fark ediyorum. sonra bir bakıyorum bu toros, bir dolmuş taksiymiş ve içerisi insan kaynıyormuş!

son olarak yakışıklı bir zenci biniyor ve sürücüye bir şeyler dedikten sonra dönüp bana bakıyor. ne oluyor len? diye düşünürkene yanımda bitiveriyor cengâverimiz. en arkadaki koltuğun kapıya yakın kısmında yan yana otururken bir bakmışım bizim zenci, muhabbete dalmış benimle.. sonra bir bakmışım elimi eline almış.. böyle bir cilveleşmeler falan.. ben de ilginçtir höt! terbiyesiz! demiyorum, gayet rahatım hatta..

en sonunda muhabbet, şu noktaya kayıyor; cengâverimizin laflarını aynen aktarıyorum: “how old are you? can I deflower you?” işte o an ipler kopuyor.. ben kafamın içinde olayları tartmaya başlıyorum.. cevap verme gereği bile duymadan kafamdan şu düşünceler geçiyor: evet, bütün bunların altında o çekik gözlü, yakışıklı zenci konuşması var.. bu yüzden şimdi bunları görüyorum..

rüyada görmekte olduğu rüyayı tahlil eden tuulia, başka bir boka yaramamakta ve sonrasında uyanmaktadır.. damperli kamyonlarda ne vardı asla öğrenemeyeceğim.. bilinçaltım beni eğlendiriyor..

monster manga/volume 12 /chapter 98 /page 7 - by Urasawa Naoki

“dünyanın en karanlık yerine ulaştığımı düşündüğüm anda ileride çok daha koyu bir karanlık gördüm.” dedi johan.

seni beklerken okuduğum öyküde sana dönüşmek, senle bir olmak ve sonra ikiye ayrılmak.. bu mümkün mü? eğer en çok korktuğum şeyi sana söylersem … benim olur musun? hayır, bu bir seçim değil; bu bir sonuç.

johan, berserk ile MW evrenlerinin çarpışmasından doğmuş gibi.. evet, katmanlar.. telefon çalıyor: “naber, nasılsın? tantunicinin önünden geçiyordum, sen aklıma geldin.” “ya, ben de ne zamandır tantuni yemek istiyorum.”

garip.. kafamda uzun zamandır evirip çevirdiğim iki nokta bir anda birleşiyor.. tantuni ve kayıp arkadaş.. senede bir görüştüğüm hâlde hiçbir şey yitirmediğim insalardan biri daha.. birlikte yediğimiz onca tantuninin hatrına kurulan bir bağ.. her şey az ve öz.

sonra düşünüyorum; dünyanın sonunu gören johan ve kendi sonunu bile tayin edemeyen ben.. en iyi intihar şeklinin beynine siyah dayamak olduğunu düşünmüşümdür hep.. eğer suratım dağılmasın istersem ki bu çok kadınsı bir şey – her zaman kalbime nişan alabilirim.. evet, ıskalayanlar oldu.. bir insanın kendi kalbini bıçaklayabilme ihtimalini sorguluyorum.. kaburgaları aşmak ya da karından doğru uzun bir bıçakla denemek.. bilmemiyorum. temiz ve kesin yollar en mantıklıları..

çoğu kadının neden kendini yüksek bir yerden attığını merak ediyorum.. sanırım ölürken bile sorumluluk almak istemiyorlar.. kendi bedenlerine o kadar yabancılaşıyorlar ki ona net bir şekilde müdahale etmeye bile yeltenemiyorlar.. oysaki askerler en çok beyinlerini uçurmayı severler.. cengâverce bir ölüm.. ah hah

“soru”ya verecek cevabım yok.. hiç olmadı.. büyümek, arzulamak, gerçekleştirmek, somut bir gerçekliğe inanmak, hep umut etmek, hayal kırıklıklarıyla baş etmeyi öğrenmek ya da öğrenememek.. ev, iş, çocuklar vs. belki bir araba.. neden? “tüm insanların eşit olduğu tek şey ölümdür.” derken johan, ayakları sağlam bir zemine basmıyordu.. ama aslında tam da sağlam bir zemindeydi, rüyadan uyanmıştı..

insanların “iyi şeyler” hakkında pek çok fikirleri var.. okudukları kitapları, ahkâm kestikleri konuları, yukarıdan baktıkları insancıkları.. bu kadar net bu iyidir; bu kötüdür, diyen insanlardan uzak durmak istiyorum.. genel olarak çoğu insandan.. evet, hiçbir nedenim yok..

ölme ve öldürme hakkına inanıyorum; namusunu temizleyen adama değil.. yoksa vejeteryan olmam gerekirdi; yoksa hayvanlar aleminin yok olması gerekirdi.. belki de ölümün bu kadar gerçek ve net olmasıdır insanları bu hayata bağlayan.. kendini her kötü hisseden depresyondan mustarip olmadığı gibi her depresyon da her insanı öldürmez.. bence en kötüsü depresif ruh hâlinin bir kişilik özelliğine dönüşmesi.. bu tıpkı mutasyona uğramak gibi; bir daha asla asıl şekline dönenememek gibi..

“sen de yandaşların gibi zayıfsın. benim dünyamda yaşamayı hak etmiyorsun.” diyor ateş kıralı.. nedense ben de aynı şeyi düşünüyorum.. iyi ve kötü ayrımında iyiler hep zayıf ve aptal.. kötülüğe inanmıyorum.. sadece her insanın içinde taşıdığı o zayıflığa inanıyorum.. bazıları o zayıflığın kendilerini en üst düzeyde gerçekleştirmelerine engel olmasına izin verirken diğerleri onun benliklerini ele geçirerek yalan kaleler kurmasına izin veriyor..

sonuçta hepimiz yalnızız.. insan 30 yaşına geldiğinde evlenmeliyse bu yüzden evlenmeli.. evlilik akılcı bir çözüm.. bir aşk oyunu değil bana göre.. çocuklarsa geleceğe yapılan bir yatırım. hayata karşı romantik duygular beslemiyorum.. sanırım hiç beslemedim.. kafamdaki karanlık bulutlara karşın çoğu insandan daha aydınlık bir görüşüm var..

bu cümle bile beni başkalarının gözünde kibirli yapmaya yetiyor.. oysaki yedi ölümcül günahtan biri olacak olsaydım kesinlikle tembellik olurdum. türkçesi sizi yanıltmasın; latincesi acedia, yunanca akedia‘dan geliyor ve tam olarak “ilgi yoksunluğu” demekmiş.. bu durum, depresyonla ilişkilendirilmekle birlikte ondan ayrı düşmekteymiş. eski çağlarda yalnız bir yaşam süren keşişlerde genel olarak görülen bir sorunmuş.. son derece kapalı bir rahibe hayatı süren ben için oldukça uygun düşen bir durum.

hristiyan kilisesine göre bu, genel bir huzursuzluk içinde ne çalışabilme ne de dua edebilme durumuymuş.. tanrının esenliğini ve onun yarattığı dünyadan zevk almayı reddetmek.. bütün kalbinle, aklınla ve ruhunla yaşamı sevmeyi becerememek.. atalet günahı.. elric kardeşlerin annesi..

aslında bu yazıya johan ve anna‘nın anısına, şu haberden12 esinlenerek başlamıştım ama başka yerlere uçtum.. neyse, unutmak.. beni ben yapanı, düşüncelerimi şekillendireni unutmak.. ya da karakter çok daha katı bir yapıya mı sahip? 13. burç gibi bir şey bu..

ilgili kişiye not: efendim, belirttiğiniz üzere “yeni ayrılmış edebiyatı” kokmuşsa yazımız, lütfen söyleyin, yakalım buraları.. bütün gül ve hibiskus bahçeleri yansın.. ebegümeci ve hindibanın kitleler tarafından baş tacı edilmesi zaten dokunuyor.. bitsin bunlar, bir hello, derseniz hemen el atarım. sözüm söz.

hellööööö! bir arama motoru hedelerinde daha buluşmuş bulunmaktayız.. cümlesel kıtlığımı aşacak ve siz böcürlere inciler saçacak ziyaretçilerim adına bu hikâyeyi pörtletmiş bulunuyorum. (evet, bunları söyleyen kesinlikle ben olamam.) ve bir ki üç, bir ki hep birden:

robot yapmak arzumu gerçekleştirmeden önce siteme cizgi film kahramanlarının en rezil anlarını koymayı düşündüm. ancak “primer sahne” ile ilgili kararsız hesaplamalar içinde buldum kendimi. eh, bildiğiniz üzere ziyadesiyle boş bir insanım ben. bu durumda bir kadere isyan yazısı çakmak akıllıca olur, diye düşündüm.

nitekim, karşıma geçip “öldüren kadın filmi izlesene.” diyen selin karacehennem yüzünden çileden çıktım ve hayatımın sonuna kadar bir daha asla beach nudes ya da cheesecake nudes gibi default flimler izlememeye karar verdim. bu filmlerin birinde görmüş olduğum popodaki beyaz şey, o an için gözüme robot dövmesi olarak görünmüş olsa da bunun RÜYADA RÜKÜŞ GÖRMEK kadar saçma bir şey olduğunu biliyordum.

ama yine de elimdeki elo blog metninin allahtan gelen ibretler bölümünde yazdığı üzere, birine seni anlamıyorum, demek, seni geri istiyorum, demek ile eş değerdir. zira Kurana karşı gelen insanların sonu, şüphesiz beyin yönetme timinin elinden olacaktır.

buna ek olarak şundan eminim ki “hiç arkadasım yok” diyen bir kıza yapılmış en güzel yorum, şu olmalıdır: akıllı ve güzel ve komik kadın böyle şeyler düşünmez.” buna rağmen kız hâlâ “gercek bır arkadasım yok.” diye ağlamaya devam ederse muhatabına dizi izleyelim, film izleyelim, tehlikeli yaşayalım!” demek doğru düşer.

üstelik takla atan çocuklar ya da peri kızları misali ELO OYUNLARI, özel ajan oyunları, SİHİRLİ YEMEK OYUNLARI ya da deniz kabuğu oyunları gibi şeylere merak salan chatbot lar, kendilerini “ben oyun istiyorum!” diye anırırken bulabilirler.

bunun üzerine Ana bayat wikipedia‘da yaptığım araştırmalar sonucu kadinlari eglenmeye davet yazisi kıvamında asansör uyarıları yazmaya karar verdim. uyarılar şöyle başladı:

    eğer asansörde uyuklarsanız;

  • rüyada oda olmuş tuvalet görmek yasaktır;
  • RÜYADA EKMEK İSTEMEK sakıncalıdır;
  • ruyada kıvı gormek ruh daralmasına delalettir;
  • ruya tedbirleri alınmadan görülen rüyadan hayır gelmez;
  • rüyada kadın poposu görmek literatürde yer almaz;
  • “rüyada dişini fırçaladığını gör” diye cümleye başlanmaz;
  • rüyada elti görmek ve bundan ulu orta bahsetmek kesinlike ve de kesinlikle affedilemez!
  • rüyamda kız kıza sevişmek hiç yaptığım şey değildir.

ve şöyle son buldu:

    yok eğer uyuklamazsanız;

  • ekmek döner ya da noodle besin degeri hesaplama çizelgesine bakmadan kore usulü hazır erişte yemek;
  • sims 2 sex filmi çekmek amacıyla zorla sevişme filem sahnesi ya da yatakta sevişme sahneleri çevirmek;
  • tokatli baby girl sex dersleri almak;
  • anne olmak;
  • TAKLA ATAN ÇÖP ADAM taklidi yapmak;
  • organ nakli cinayeti işlemek;
  • karanlıklar bakiresi kurban etmek;
  • sihirli olmak için büyüler yapmak;
  • asansör aynasına şaka msn patlatma figürü çizmek
  • ve son olarak kendini unutmak;
  • gibi davranışlarda bulunan, üresinler ailesi üyesi dışındaki herkes asansör boşluğuna atılır.

anlaşıldığı üzere asansör, adı geçen aileye aitti ve bu aile, ayrıcalıkları konusunda çok titizdi. iş bitiminde paramı almak için ailenin konağına doğru yürürken tam 12 ulvi sorunun cevabını aradım kafamda. bu sorular sırasıyla şöyleydi:

  1. TÜBERKİLOS NEDİR?
  2. kahve telvesi nedir?
  3. hayat neden ibarettir?
  4. gılgamış destanı kime ait?
  5. nasıl sihirli olabilirim?
  6. her şey neden ayrı yazılır?
  7. evde spor nasıl yapışabilir?
  8. arkadasimi mailinden nasil bulurum hangi?
  9. birini nasıl zehirlerim?
  10. kendimi nasil zehirlerim?
  11. karar vermek ne demek?
  12. soluduğumuz havada başka neler var, vik?

konağın kapısına vardığımda bu soruların cevaplarını bulmaya o kadar hevesliydim ki 5 7 tansiyon durumuna meylettiğimi fark edemedim. gözlerim kararmadan hemen önce cevaplar kafamda karışık sırayla belirmişti. ama kendime geldiğimde hiçbirini hatırlayamadığımı fark ettim. kompleksle ilgili laflar edip kıçının üstüne oturmanın bir anlamı olmayacağına karar verip konağın efendisini aramaya karar verdim. ne de olsa kalp icinde canisini de barındırır ve ‘bir şey’ ayrı yazılır, diye düşündüm..

her klişe hikâyede olduğu üzere konağın efendisi, beni şöminenin önünde bekliyordu. sihirli olmak İçin söyle… ee pardon adın neydi?” deyiverdi damdan düşercesine. şaşırmıştım. sihirli ben, diye düşündüm bir an. sonra toparlanıp sihirli büyülü oyunlar kız için fazla aptalca.” diye atıldım umarsızca. şimdi de o şaşırmıştı.

“beni şaşırttınız, matmazel.” dedi sonra. “siz değil miydiniz ki daha birkaç saat öncesine kadar sihirli istiyorum, sihir yapmak istiyorum, sihirli olmak istiyorum, sihirbaz olmak istiyorum, diyerekten kapıma dayanan?” “beni biriyle karıştırdınız galiba, mösyö, bana benzeyen…” diyecek oldum ki eliyle lafımı savurdu bir kenara. “lütfen, Canavar Balınalar gibi katletmeyin şu güzel anı! hem en uzun varlıklar sihirli büyürler… neyse, bulmaca çözüyordum. ama bilemediğim bir şey var: aşağıdan yukarı -1 besin 4 harf. bari bu konuda yardımcı olun?”

bana bir süredir “siz” diye hitap etmesi mi yoksa saçmalıkları mı beni daha çok afallatmıştı bilmiyorum ama artık neden burada olduğumu bilmediğimi fark ettim. sesli olarak düşünmeye başladım. “ben 10 olmak…” “ben 10 olmak için…” mösyö anlamaz gözlerle bana baktı. “ben 10 olmak istiyorum.” cümlesi dökülüverdi dudaklarımdan şaşkınlık içinde. “küçük hanım, sanırım siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz!”

gerçekten sinirlenmiştim. “ben sadece ben olmak istiyorum!” diye haykırıp hızlı adımlarla şömineli odayı terk ettim. içimden iyi ki bulmacayı çözmesine yardım etmemişim, diye geçiriyordum o sırada.

koridorda yürürken duvarlarda daha önceden fark etmediğim rüya resimleri, aşkına sitem resimleri, ya da cinayet resimleri asılı olduğunu gördüm. bu son grup, evrendeki bebek cinayeti ile ilgili tasvirlerden oluşmaktaydı. resimlerin atlantis, öldüren kadınlar, mutlu insan gibi isimleri vardı.

midem bulanmıştı. eve gitmeye karar verdim ve ilk otobüse atladım. eve geldiğimde gelişimi belirtmek için içeriye seslendim: “azize ben geldim!” azize, siyah yayçizeri ağlamaktan akmış, mutsuz bir panda gibi beliriverdi. “senin için ay love you yazısı bile yazdırmıştım sol göğsüme…” diye vikledi karşımda. o an onun hâlâ bıraktığım noktada durduğunu içerleyerek fark ettim. sana göre aşk bundan ibaret zaten…” diyerek gerisin geri çıktım evden.. ben böyle hayatın

benim son derece aşağılayıcı ve aptalcasına gereksiz bulduğum durumların, bazı kişilerce havalarda uçarak karşılanmasına çoğu zaman anlam veremiyorum. sanırım gerçekten başka bir dünyadanım.

ya da bunlar başka bir dünyadan.. öyle düşünmeyi tercih ederim. neden ben öteki olayım ki? tüm dünya bana öteki! hepinizi dışlıyorum! vs. saçma oldu tabii böylesi.

bu gece 10’da şu dizinin 4. sezonu yayınlanmaya başlayacakmış. bu kadar erken geleceğini düşünmemiştim. bu bana indirmem gereken yeni bir dizi sezonu olduğunu hatırlattı. izlemediğim onca şeyin yanına eklenecek bir sürü şey daha…

oradan buraya nasıl geldik, derseniz eğer şöyle ki: ben saylonları tutuyorum. bu yüzden bana da tost makinesi âşığı diye isim takabilirsiniz. insanların boylarının git gide uzadığı, tüylerinin azaldığı, beyinlerinin büyüdüğü, nöron bağlantılarının çoğaldığı ve en önemlisi ömürlerinin uzadığı gerçeği göz önüne alınırsa bizim göremeyeceğimiz bir çağda saylonumsularla çok daha iyi anlaşacaklarını düşünmek istiyorum.

ne diyorum? dediğim şu: kimliğimde inanmadığım dinin yazılı olmasını, inandığım şeyi yazdırsam iş bulamayabileceğimi ya da başka bir dinle ilgili bir işyerinde çalışırken bombalanma vs. gibi saldırılara uğrama ihtimalinin olabiliceğinin sürekli yüzüme çarpılmasını hazmedemiyorum. ağdacımdan ramazan ya da din eğitimiyle ilgili nutuk dinlemek de istemiyorum. bunun temiziliğe gelen kadının başucu çekmecenize meryem ana heykeli koymasından hiçbir farkı yok. –hatırlarsın sen, biliyorum

kanım kaynıyor, sevgili hindiba. allah cezamı verecek, biliyorum. beklemedeyim.

pupa.jpg

aman tanrııım, a.j., j.a.’yı aramak konusunda b.p.’ye yalan mı söylemiş? yüzde seksen saf bir gülümseyiş, yüzde doksan kusursuz bir güzellik ve yüzde doksan beş etkileyici bir kişilikle karşına dikilse bir insan ne dersin? “ah, hayır, ben yetinmem; yetinemem; mümkün deeeğğğğllll!” mi dersin?

makyaj yapıp dışarı çıkasım var. ama dışarısı, dışarısı değil ki.. peki ama nasıl? eğer ben dışarı çıkıyorsam ve dışarısı dışarısı değilse o hâlde ben nereye çıkıyorum ve daha da önemlisi dışarısı nerede? tüm bu ilgisizliğim ve bilgisizliğimle şu son 4-5 sene içinde kaybettiğim sayısız şey arasına dışarısının da ekleneceğini kestirememiştim. Yazının devamını oku »

haritadan silinmiş bir yerde, kimsenin görmesinden endişelenmeden senin kafana bir kurşun sıkmak ve çekip gitmek istiyorum.. sen kimsin ve benden sonra kime gideceksin? sen kapıdan çıkarken o, dudaklarına koyu, kan kırmızısı bir ruj sürüyordu. aynadan çıkışını gördü ama görmezden geldi. neden? neden onu da bıraktın arkanda? üstüne çıkabileceğin diğer basamak-insanlardan farksız mıydı? neden onu soyup halka teşhir etmedin? öldüremediği çocuklarını çekmecesinde sakladığını neden yaymadın etrafa? belki de seni tehdit ediyordu. o hâlde onu vurmalı, diye düşünmedin mi? benim seni vuracağım gibi.. Yazının devamını oku »


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,818 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar