voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘karabasan’ Category

unemployed girl by Kazimir Malevich

onlar hayatın çeyreğinde yitik.. onlara göre akranlarının uğraşıları işe yaramaz.. kendi ölümlülüklerini çok düşünür oldular. ana babaları zamana karşı koyamadı ve şimdi sıra, kendilerinde.. güvensizlikleri, eylemlerinin anlamsızlığı gerçeğiyle destekli.. güvensizlikleri, değil bir başkasını kendilerini bile sevememe yetisiyle destekli.. güvensizlikleri, şimdiki başarılarını gölgeliyor..

yakın kişisel ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorundalar. arkadaşları ya da romantik ilişkileri yok; cinsel hüsran ve gönülsüz bekârlık, yaşam biçimleri.. işlerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. okul yaşamını özlüyorlar. eğilimleri, güçlü fikirlere bağlanma yönünde.. sosyal etkileşimler, onları sıkıyor. eski okul arkadaşlarıyla da bağları yok.

finansal kökenli stres, hayatın pahalılığı altında ezilmelerini kolaylaştırıyor. yalnızlık, depresyon ve intihar eğilimleri onlar için sadece çayın yanında kurabiye.. yine de çocukları olsun istiyorlar. sanıyorlar ki herkes, bir şekilde, onlardan daha iyi durumda.. sosyal becerileri, hüsran boyutlarında..

klinik olarak teşhis edildiler.. geleceklerini kurtarmak için yapabilecekleri hiçbir şey yok. gelecek tasarıları yok çünkü şimdide kaygı ve ümitsizlik dolular.. yerleri sağlam değil. baskıyı hissediyorlar; ama sesleri çıkmıyor. hırslı ama yeri sağlam olmayan genç yetişkin, sen en büyük kurbansın. selam.

dar bir çerçeveden zihnini meşgul eden çeyrek ekmek hayat ve hiç bitmeyen laf kalabalığınla sen..

Reklamlar

konuşmaya çok ihtiyacım var.. bu yüzden radyoyu açıyorum.. last.fm. en iyisi. çünkü bu aralar en sevdiğim zehir üreticisini çağırıp “arkadaşlarını da getir, parti yapıyoruz!” diyebiliyorum.. ve beni asla kırmıyorlar.. ne de olsa onlar hep gözde. partide sırlarımı açıklamaya karar verdim. her sırrım için farklı renkte bir kağıt alacağım.. sonra..

aslında arada bir, çok ama çok nadir, yakışıklı hasta geliyor.. yakışıklı hastayla sağlık kurulu yanında oynaşamadığımdan ilaçlara bakıyorum ben hep.. aslında hasta, yakışıklı da olsa sonuçta hasta değil mi? hasta la vista yani doktorların dediği gibi: hastayla görüşene dek bir şey söyleyemem..

ne işim var benim hastayla? doktor muyum? hemşire miyim? hasta mıyım? yok canım! hasta, yakışıklı da olsa hastalığını bilecek. yok öyle!

şşt, kızım, evde kaldın haberin yok..
öyle demeyin ama doktor hanım, benim de geleceğimi düşünmem lazım.

neyse, sonuç olarak, en şık abiyelerimizi giyip sağlık ocağı önünde buluştuk.. oğlanlar, abaya giymekte ısrar ettiler; peki, tamam biz zorla giydirdik ama sonuçta güzel oldular.. hem sonra ocağın kapısına asılı kaburgadan anladığım kadarıyla bishōnenler, özenle sağlık sofrasına meze hatta ana yemek olarak sunuluyormuş.. ah, bunları nereden mi duyuyorum?

şık giyimli ilaç mümessili, doktor hanımın kapısında durarak haykırıyordu:
daha fazlasını istemeye hakkın yok çünkü yaşamayı bilmiyorsun!
çok bilmiş mümessil, saat 3’ten önce sana konuşmak düşmez! diyerek çantasını elinden kaptığım gibi kafasına indirdim.. bütün promosyonları, ilaç maketleri, broşürleri yere dağıldı.. pişman değilim, baş hekimim, yine olsa yine yaparım!

sonuç olarak sağlık ocağındaki gece yarısı partisinden kovulduk.. abiyelerimizi çıkartıp başka diyarlara gitmeye baktık.. oğlanlar da dayanamayıp abayalarını çıkardı.. şimdi hepimizi çok güzeliz; hem çıplak hem güzel..

sağlık ocağına yaklaşırken binadan gelen müzik seslerine inanamamış ve içimizi bir ürperti, bir heyecan kaplamıştı.. sanki yabancı diyarlara ilk gidişimiz, uzaylılarla ilk karşılaşmamızdı.. şimdiyse oradan ayrılırken müzik, kulaklarımıza daha az gelir oluyor.. arkamızı dönüp bakmıyoruz; artık şarkıları seçemiyoruz.. bitti. umrumuzda değil..

güneş imparatorluğunun topraklarında dendiği gibi: “biz insanlar, dünyanın hükümdarlarıyız. bu güç, her kız ve erkeğin içinde mevcut.” bu yüzden umrumuzda değil.. ve yürümeye devam ediyoruz..

eğer doktorunuz karşınıza geçip ” test sonuçlarınız elimize ulaştı tuulia hanım. ha ha, siz yaşamdan korkuyorsunuz!” diyerek artistlik taslasaydı ona verilecek en arabesk cevap şu olmaz mıydı? : “beni üzmeye kalkarsan arizona çöllerine sürerim arabamı.”

kafamda bunları evirip çevirirken yanımda yürüyen çıplak arkadaşlarıma bakıyorum.. duruyorum; duruyorlar.. “sizin çıplaklığınız, benim yalnızlığımı aşamaz.” ve dönüp gidiyorum..

red herring by sian storey

tanrıları ziyaret etmeyi severiz.. en çok da kendi tanrımızı.. tanrıdan büyük bir karanlığımız olsa da ona etiketler takıp tasmaladığımız yanılgısına tutunuruz.. neden? çünkü insanız..

bu yüzden ben de sık sık tanrıdan büyük karanlığımla tanrıları ziyarete giderim.. en son roger‘a uğradığımda ona bakıp şöyle dedim:

– merhaba, tanrı.
– hoş geldin, insan.

filmlere yaraşır bu kısa ve öz girizgâhtan sonra johan‘ın meyveleriyle dolu piknik sepetini göstererek onu sarsmaya geldiğimi kendisine bildirdim.. şöyle bir baktı. tabiî, ne korkmasını ne de şaşırmasını bekliyordum. bir meyve alıp ona doğru fırlattım..

– geçen gün dediklerini düşünüyorum.. dedin ki ‘zaman, bir düzlem; hatıraysa bir yabancıdır. tarih, aptallar içindir ve insan, yüce tanrıların elindeki bir oyuncaktır.’ haklı olduğunu biliyorum ama sana kevin‘in ağzından cevaplarla geldim. gerçek şu ki yaratıcı tanrı, bir klişedir ve şöyle demeyi sever: ‘siz, tüm küçük şeyler, eksiksiniz!’ bizim hakkımızda nasıl böyle konuşur? yani kendisi sadece bir klişe ve biz, küçük şeylerin, ağlayıp yalnız kalmasını istiyor..

beni sabırla dinledi.. gülümserken güzel gözleri küçülüyordu..

– sana her şeyi tek seferde açıklayacağım: bir duygu okyanusu düşün. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri ve onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanustur. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte tanrı, budur.
– hey, bir dakika! bunları daha önce de duydum! kendini tekrarlamış olmuyor musun?
– bundan öte bir gerçek yok.

ve arkasını dönüp gitti. artık konuşmak anlamsızdı.. gerçeği bilmek, beni mutlu etmiyordu. johan, bir süredir ortalarda yoktu; yalnızdım. bireyselliğimi ve biricikliğimi yitirdiğimi düşünüyordum.. belki de egonun dehlizlerinde ışığımı arıyordum.. karanlıkta meş’ale çekmeye uğraşırken türlü türlü meşgale çıkıyordu karşıma..

uğraşlar, der saklı feylesof, maymun iştahlının küçük engelleridir.. asla büyük oynayacak kadar para kıramayan küçük kumarbaz gibi.. ya da çerezleri mideye indirmekten ana menüye geçemeyen pisboğaz..

bazen birileri kulağıma güzel şeyler fısıldıyor.. güzelliğe karşılık verememe acziyle kıvranıyorum.. duygusuz ve ruhsuz olduğumu düşünüyorlar.. belki de öyleyim.

***

kiliseyi severim ama kiliseli olmak istemem. isa severim ama “baba, oğul ve kutsal ruh”la başlayan cümlelerde kimlik arayışına girmek istemem.. mum yakıyorum, burçlardan bahsediyorum ya da çarmıhtakini boynumda gezdirmekten hoşlanıyorum diye batıl inançlı veya safdil olarak anılmak istemem.. istemem de istemem..

yine de aklıma yatan diyarlarda hoşuma giden insanlarla hoşbeş edelim isterim.. çünkü, yine de insanım.. ve yine de başa dönerim.. sanırım sana birazcık âşığım ama sadece sen de bana birazcık âşıksan, diyen isveçli, gerçekten de çok güzel dans etmiyor mu? dans ederken çok da güzel dans demiyor mu? tıpkı sen gibi.. tıpkı ben gibi..

şimdi, isveçlinin radyosundan bazı başlıklar:

  • anne, otoparkta beyhude suçlar işlerken güzel görünüyor muyum?

  • değnek şövalyesi, on yedi yerinden mızrakladığı sevdiceğini görünce ‘bu başka türlü bir sevgi’ dedi.
  • takıntılarınızı sınırlarda yaşayarak tatlı diyarında 25 günlük tatil kazanabilirsiniz.

okudum öğrendim: berserk “the lost chapter” – kentaro miura

dinledim genleştim:

  • perfect sense part I – roger waters
  • the repudiated immortals – of montreal

üzgünüm. o kadar üzgünüm ki tek istediğim yok olmak.. o gün neden o kadar üzgün olduğumun nedenleri anlamsız.. o gün, üzgünlüğüm, kendinden önceki nice krizlerin üzerine binen varoluşsal bir krizi tetiklerken benim çıkmam gerek.. kimseye bakacak, gülecek, konuşacak gücüm yok; dokunsalar yıkılacağım ama ona gitmeliyim.. ona gidip ağzımı açacağım; hâlbuki ağzım da benimle birlikte yok olsun istiyorum..

o da herkes gibi çok ağır; çünkü var.. o, benim yapamadığım her şeyi yapıyor ve hayatta kalıyor.. oysaki hiç önemli biri değil.. ve ben onun ağırlığı altında ezileceğimi bile bile gidiyorum.. çünkü mecburum.. ağzımın varoluşla hiç ilgisi yok; onun kendi sorunları var.. ağzımı açıyorum..

koltukta beklerken koltuk da benimle birlikte yok olsun istiyorum.. dokunsalar yıkılacağım.. ve o içeri girip “üzgün kız, baş yine eğik..” diyor. başımı çeviriyorum, ondan uzağa, başka yere.. ben, hep başı eğik kız.. eğik baş.. ben hep üzgün.. ben hep o kadar üzgün ki o baş hep olmaması gereken yerlerde. ona bakıp sözlerinin ağırlığını tartması gerektiğini söylemek; “oh, ne güzel, ne mutlu size! mevcudiyetiniz gözlerinizi kamaştırmış! o kadar ağırsınız ki yaşamak hafif kalıyor.” demek istiyorum.. başımı çeviriyorum, belki bir iç çekiyorum.. kederim kendini saklayamamış demek ki.. hiçbir şey söylemiyorum.. bazılarına hiçbir şey söylememeli, diye.. bazılarının gafları, sessizlikte yüzlerine baksın, diye..

ama bu bile benim hareketim değil.. tepkilerim, duygularım, varoluşum bile bana özgü değil.. bu dünyaya bir kopya olarak gelmek; bundan kaçmak için kendine dair her şeyi silerek yaşamı geçiştirmek ve her dönemeçte bu gerçekle karşılaşmak; benlik yanılgısını tatmak.. aynadaki yabancıya hesap sormak.. bön bakışlı yabancıdan hiç gelmeyen cevaplar..

nefret ettiğin, küçümsediğin o şey değil misin sen de? “he who fights monsters …” dememiş miydi alman filozof? tebrikler! artık siz de canavarın ta kendisisiniz.. benim canavarım, içimdeki johan; bana musallat olan bir hastalık değil aslında.. benim ta kendim.. ben zannettiğim şey, aslında yok.. ve karanlık, maske takarak benim yerime var olan bir canavar..

iki gün önce yeni yağmış karlarda kırt kırt yürürken -çünkü evet, ben de karda öyle ya da böyle yürüyorum- yanından geçtiklerimin gerizekâlı galiba, diye düşünebilme olasılıklarına aldırmadan “hım hım hım” diye çocuklar gibi şen mırıldanıyordum.. şimdiyse ayaklarımın altında çamurumsu buzlar kütürdüyor.. ayaklarımın altı… kardan geriye kalana bakıyorum.. kütürt.. ayaklarımın altından kayıp gidiyorum..

monster manga/volume 12 /chapter 98 /page 7 - by Urasawa Naoki" ti

karanlık konuştu.. ona “bunu neden yapıyorsun?” diye sormak istedim ama dinlemedi, yüzüme bile bakmadı; hiç oralı olmadı.. karanlık böyle bir şeydi zaten; onun olduğu yerde başka hiçbir şeyin var olmasına katlanamazdı. karanlığın var olma şekli, başka her şeyi yok etmekti. bu yüzden ona baktığımda aslında hiçbir şey görmemiştim.. ikimzin bir arada var olması mümkün değildi; birimizden biri gitmeliydi.. karanlık oyunumu sezmişti.. bu yüzden olanca gücüyle saldırıyordu.

neyse ki sarı çiçekler onun ulaşamayacağı bir yerdeydi.. ancak, karanlığı yalnızca sarı çiçeklerle alt etmek mümkün değildi çünkü içimdeki karanlık, johan‘ı seviyordu ve johan‘ın tenma‘ya dediği gibi: “Das Monstrum in meinem Selbst ist so groß geworden!” işte benim içimdeki kara delik canavarı da bu kadar büyümüştü.. o kadar büyümüştü ki bazen aynanın karşısına geçip “bak bana! bak bana! geliyor kara delik seni yutmaya!” diyerek johancılık oynuyordum. dedim ya, karanlığım johan‘ı seviyordu..

daha önce de söylemiştim: johan, aslında griffith ve yuki virüslerinin birleşip mutasyana uğramasıyla meydana gelmiş bir üst-virüs; o kendi evreninde bir canavar-tanrı. johan gibi kara deliklerin nasıl oluştuğunu anlatmak isterim, benim nadide kızıl gezegenim; böylelikle beni daha iyi anlayabilirsin.

öncelikle çocukken içine çöreklenen karanlık, yerini beğendiğinden emin olunca serpilip gelişir ve daha çok yer kaplar; büyüdükçe kişinin içine sığmamaya ve dışarıya taşmaya başlar.. işte o zaman karanlık, dışarıdan görülebilir.. başkasının karanlığına tanık olmak, korkutucudur.. belki de biraz da bu yüzden, bazı durumlarda kişi, karanlığını gizli tutmayı başarır; onu dış dünyaya göstermemek için ruhunun iç çeperlerini kabuklaştırır. karanlık, nasır tutmuş bu çeperlerden dışarıya sızamaz ancak, kişinin içinde büyümeye devam eder.. işte tam o süreçte garip bir şey olur: karanlık, kendini saran kabuğu parçalayıp çıkmak yerine büzüşmeye başlar; o kadar yoğunlaşır ki büyümesi dışa doğru değil içe doğru devam eder.. karanlık, büzüşe büzüşe küçücük bir nokta kadar kaldığında sürekli artan yoğunluğu her şeyi kendine doğru çekmeye başlar.. işte bu yüzden başkasının karanlığına tanık olmak kadar, kendi karanlığına bakmak da korkutucudur. çünkü karanlığına bakan kişi, kendi içine çökmeye başlar.. dış dünyanın gerçekliği yok olur ve yerine her şeyi yutan karanlığın gerçekliği kurulur.

işte bildiğimiz şekliyle johan, böyle doğmuştu ve benim karanlığım onu çok seviyordu.. johan gibi ölüm de onu cezbediyordu; ölümün sıcak kolları vardı ona göre; onu çağırıyordu bu kollar.. johan‘ın kusursuz intiharına eşdeğer bir ölümün hayalini kuruyordu.. işte her şey bu yüzdendi, sevgili zencefil.. ona haddini bildirmeliydim.. anlıyor musun, benim buruk tatlı çay böceğim?

tuulia notu: kısım 3’e geri sayım! bu işi 3’te noktalamayı amaçlıyorum.. ee, yani? yanisi, yalnızım, biraz dertliyim ve ne yazık ki sarı çiçeklerin beynimde çaktığı kıvılcımlar çoktan geçti..

sokaklar bir garipti.. bazısı bir adım atıyordum ki bitiveriyordu; bazısının ise bin adım da atsam sonu görünmüyordu.. ama korkmuyordum; çünkü karanlığım yanımdaydı. bu garip sokaklar bile benim kibirli karanlığımdan daha karanlık olamazlardı. sahi, ne kibirliydi şu içimdeki karanlık! günbegün şişinip duruyordu..

işte bu yüzden onu dışarı çıkarmalıydım.. artık bana ağır geliyordu.. öyle ağırdı ki sabahları uyanıp yataktan çıkmak, peşimden samara gelirken kuyunun dibinden yukarıya tırmanmaktan daha zordu! tüm bu zorluklara karşın kararımı vermiştim: dışarıya çıkacaktım!

işte, herşey böyle başladı.. bunları zaten biliyorsun, canım zencecim.. ama bilmediğin şey şu: bazı şeyleri yapabilmek için belirli bir akıl dinginliğine ulaşmış olmak gerekir ve inan bana yürümek de o şeylerden biridir.. eğer akıl dinginliğine belirli bir yaşa kadar ulaşamadıysan sonradan ulaşma ihtimalin gitgide azalır. sen, sen ol; akıl dinginliğini akıl dingilliğiyle karıştırma, canım cicim zen. yoksa düz yolda düşüp duran yaşlı teyzeler gibi dingildersin..

işte, akıl dinginliği böyle bir şeydir ve ‘zen’e ulaşmanın en kesin yoludur. şimdi sen, buralara nasıl geldiğimizi; insanın içindeki karanlığı, akıl dinginliğiyle -hem de dingildemeden- nasıl bağdaştırdığımı merak ediyorsundur.. açıklamama izin ver, biricik kök bitkim.. şöyle ki:

karanlık, kendini herşeyden soyutlar; karanlığın olduğu yerde başka hiçbir şey yoktur. akıl dinginliği de belli bir soyutlanma gerektirir. karanlığı içimize aldığımızda bu soyutlanmayı ilk elden yaşarız; karanlığı bütünüyle kabul edip onunla bir olduğumuzdaysa soyutlanmanın kendisi oluruz: yani bir dingin akıl..

işte ben böyle dingin bir akıl olarak sokakları arşınlarken kafamda türlü türlü kuş ötüyor, dans ediyor ve çiftleşiyordu.. bu çiftleşmelerin ürünü olan sevimli yumurtalardan küçük, korkunç ve her daim aç bebek kuşlar çıkmadan ve gecemi gündüzümü viyak viyak birbirine geçirmeden önce sorularıma cevap bulmalıydım.. ah, ne diyeceğini biliyorum, kök bitkilerin en güzeli! diyeceksin ki: “hani sen bir dingin akıldın? bu kuşlar da nereden çıktı? dingillik değildir de nedir şimdi bu?” hayhay, sorularında çok haklısın.. ama makûl bir açıklaması var: hani şu kuşların ötüşüp dans ettiği ve de çiftleştiği o anla bebek kuşların yumurtalarından çıkıp viyakladığı an arasında bir evre var ya! işte, akıl dinginliği tam o araya, yani kuluçka evresine denk geliyor! gördün mü? her zamanki gibi yine ben haklıyım! şimdi sözümü kesme de beni dinle..

çeşit çeşit sokaklarda yürüdüm, be kızılcığım.. hem de dingildemeden; kâh seke seke kâh yerlere baka baka.. sokaklarda bazen ölü şeyler olurdu.. inanır mısın? ölüler bile yerini biliyor. mesela kuşlar gökyüzünde ölür ve bulutlara gömülür, derler.. bu yüzden sokakta yürürken kafamı kaldırıp baktığım yerde asılı bir kuş ayağı gördüğümde hiç şaşırmamıştım.. günlerce o tek ayak ve tek kanat yolumun üzerinde asılı kaldı.. bir kuştan arta kalanlar, etrafındaki hayata öylece tepeden bakıyordu.. bir karga, belki de kara ayaklı bir güvercin… belki altında durup inceleseydim hangi kuşa ait olduğunu bulabilirdim. kargalara ölümü yakıştıramadığımdan olsa gerek güvercin olduğuna inanmak istedim.. ama içimdeki karanlık, onun bir güvercin olmadığını söylüyordu..

başka bir gün yine aynı yolda bir yavru kedi ölüsü gördüm. yaşasaydı çok sevimli bir yavru olacak kedicik, kaldırımda öylece yatıyordu.. belki de parçacıklardan biri değişmişti; bu yüzden ölüydü.. ve bu yüzden o kadar canlıydı.. başka bir gerçeklikte onu çok seven bir ailenin yanında hoplayıp zıplıyordu..

ne var ki, bir kuşun ya da kediciğin ölümü değildi karanlığımı besleyen; ne de gece yatarken düşündüklerim… onu neyin beslediğini inan ben de bilmiyorum, benim kızıl toprak kaçkınım.. çok düşündüm, çok soruşturdum. tüm soruşturmalarım, yolumu aziz yahya‘ya ve onun küçük sarı çiçeklerle dolu bahçesine çıkardı. altı aydan fazla oldu onunla tanışalı.. ona danışmadan önce de danıştıktan sonra da onu çok araştırdım.. kimisi onun mucizelerine inanıp karanlığı hayatlarından nasıl kovduğunu överken diğer bir grup, onun sadece bir şarlatan olduğunu, insanların inanmak istedikleri için bu mucizelere tanık olduğunu ve bir süre sonra bütün şarlatanlıkları ortaya çıktığında gerçek yüzünü göreceklerini iddia ediyordu..

ben, tüm bu olanlara son derece temkinli ve tarafsız yaklaştım; hep uzaktan, hep süzerek dinledim onu.. ama zamanla fark ettim ki onun küçük sarı çiçeklerinin arasında, o garip ot kokusunu içime çekerek geçirdiğim her an içimdeki karanlık, küçülüyordu. diğerleri ne derse desin, aziz yahya gerçekti ve o sarı çiçekler benim kurtuluşumdu..

tuulia notu: dedim ya, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. öyle. bu kuşbeyin, daha neler yumurtlayacak merak ediyorsan bir sonraki kısımda hazır ol..

White_chicken_egg

beyaz atlı prens, beyaz gül, beyaz gelinlik, beyaz iç çamaşırı, beyaz çarşaf, beyaz dantel, beyaz eşya; pamuk beyaz, kar beyaz, süt beyaz, peynir beyaz, rakı beyaz, bulut beyaz.. hep birilerinin kalbi kadar temiz olan beyaz sayfa, karanlıkta bir yol gösterici olarak ışıldayan beyaz dişler, kendi kendini yiyip bitiren sigaranın beyaz mantosu, hiç kirlenmeyecekmiş gibi duran beyaz silgi, komşununkinden muhakkak ki daha beyaz olan o beyaz tüller, kirlenmesi durdulamayan beyaz masa örtüsü, bir sağlık belirtisi olarak beyaz göz akları, cinselliğini bir silah gibi kullanmayı yeni yeni öğrenen ortaöğrenim kızının beyaz gömlek-beyaz sütyen ikilisi, başı sonu belirsiz beyaz yalanlar ve birer türk klasiği olarak beyaz çorap, beyaz spor ayakkabı ve en bi’ takdire şayan beyaz araba.

beni bu hususta prensin beyaz atı ilgilendiriyor. yani prenslerimiz artık at kullanmıyorlar; onun yerine bilmem kaç beygir güçlü motorlu araçlar kullanıyorlar. şehirli pirenslerimizin “beyaz attan indim beyaz arabaya bindim” hissiyatı içerisinde kırolaşmalarına bir neden, anlam vs. bulma çabası içerisindeyim. mesela bu beyaz arabanın kıroluğu sadece türklere mi işliyor? yani bu konuyla ilgili çok ciddi sorularım var.

mesela kaç tane tanıdığımızın beyaz arabası var? ya da beyaz arabalı kaç insan evladı tanıyoruz? ya da arkadaşlarımız arasında beyaz arabası olup da kıro değildir değimiz kimse var mı? ya da tanıdıklarımız arasında beyaz arabası olup da bu kırodur dediğimiz var mı? ya da ya da ya da…

***

tekrar düşündüm de ben buradan ilgili kişiye seslenmek istiyorum:

ey beyaz atlı prens! sana beyaz arabalar aldıran ülkem koşullarına lanet etmeyeyim de ne yapayım? kırda bayırda beyaz atınla gezince pirens oluyorsun da şehirde altına beyaz arabayı çekince neden kırolaşıyorsun, a gülüm? ha? söyle bana..

***

sordum soruşturdum. kıro olarak nitelendirilen araba markalarının maddi alım gücü düşük insanlar için daha uygun birer seçenek olması ve bu arabaların genelde 3-4 renk seçeneği ile sunulmaları ve siyah ya da kırmızı sevmeyen gencimizin biçare beyazı seçeceği yönünde fikirleri olan beyinlerle bu konuyu tartıştım.

beyaz arabaların genelde ticari araba olarak satışa çıkarılması ya da alınması ve bu yüzden daha ucuz olacağı; beyaz renk üzerinde amblem vs.nin daha görünür olması ve yine imkânı olmayan gençlerimiz tarafından tercih edilmelerinin anlaşılır olması hususunda da aynı beyinlerle fikir tokuşturdum.

yetmedi bilim arkadaşlarımla yaptığım yoğun araştırmalar sonucunda güvercinlerin bile beyaz arabalı insanları kıro olarak niteleyip yakaladığı bütün beyaz arabaların üstüne var gücüyle pislediğini ortaya çıkarmam da cabası oldu. ayrıca önceki araştırmalarımızda görmüştük ki güvercin dediğimiz kanatlı can, hiç de aptal olmadığı gibi renkler konusunda biz iki ayağı üzerinde dolananlardan çok daha duyarlıydı. yani bir güvercin, beyazlar arasındaki en beyazı ya da turuncudan kırmızıya giden bütün ara tonları seçebildiğini söylerse size, inanın.

kanatlı şeylere olan saygım ve sevgim bir yana, sevgili türk kırolarını bir an önce beyaz araba sevdasından vazgeçmeye çağırıyorum. geleceğimle, aşk hayatımla oynuyorsunuz gençler! lütfen! seçim yapmak zorlaşıyor. çeşitli nedenlerle beyaz araba almak zorunda kalan haysiyetli ve nitelikli cengâverlerle aramdan çekilin bakiiim!

sevdicek, araba mühim değil. inan ki bak. aşabiliriz bu sorunlarımızı.. hem bak oku şu özlü paragrafı sen bi.. beyaz meyaz hikâye ama dedim ya beynin ne durumda?


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,818 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar