voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘kozmik birey’ Category

konuşmaya çok ihtiyacım var.. bu yüzden radyoyu açıyorum.. last.fm. en iyisi. çünkü bu aralar en sevdiğim zehir üreticisini çağırıp “arkadaşlarını da getir, parti yapıyoruz!” diyebiliyorum.. ve beni asla kırmıyorlar.. ne de olsa onlar hep gözde. partide sırlarımı açıklamaya karar verdim. her sırrım için farklı renkte bir kağıt alacağım.. sonra..

aslında arada bir, çok ama çok nadir, yakışıklı hasta geliyor.. yakışıklı hastayla sağlık kurulu yanında oynaşamadığımdan ilaçlara bakıyorum ben hep.. aslında hasta, yakışıklı da olsa sonuçta hasta değil mi? hasta la vista yani doktorların dediği gibi: hastayla görüşene dek bir şey söyleyemem..

ne işim var benim hastayla? doktor muyum? hemşire miyim? hasta mıyım? yok canım! hasta, yakışıklı da olsa hastalığını bilecek. yok öyle!

şşt, kızım, evde kaldın haberin yok..
öyle demeyin ama doktor hanım, benim de geleceğimi düşünmem lazım.

neyse, sonuç olarak, en şık abiyelerimizi giyip sağlık ocağı önünde buluştuk.. oğlanlar, abaya giymekte ısrar ettiler; peki, tamam biz zorla giydirdik ama sonuçta güzel oldular.. hem sonra ocağın kapısına asılı kaburgadan anladığım kadarıyla bishōnenler, özenle sağlık sofrasına meze hatta ana yemek olarak sunuluyormuş.. ah, bunları nereden mi duyuyorum?

şık giyimli ilaç mümessili, doktor hanımın kapısında durarak haykırıyordu:
daha fazlasını istemeye hakkın yok çünkü yaşamayı bilmiyorsun!
çok bilmiş mümessil, saat 3’ten önce sana konuşmak düşmez! diyerek çantasını elinden kaptığım gibi kafasına indirdim.. bütün promosyonları, ilaç maketleri, broşürleri yere dağıldı.. pişman değilim, baş hekimim, yine olsa yine yaparım!

sonuç olarak sağlık ocağındaki gece yarısı partisinden kovulduk.. abiyelerimizi çıkartıp başka diyarlara gitmeye baktık.. oğlanlar da dayanamayıp abayalarını çıkardı.. şimdi hepimizi çok güzeliz; hem çıplak hem güzel..

sağlık ocağına yaklaşırken binadan gelen müzik seslerine inanamamış ve içimizi bir ürperti, bir heyecan kaplamıştı.. sanki yabancı diyarlara ilk gidişimiz, uzaylılarla ilk karşılaşmamızdı.. şimdiyse oradan ayrılırken müzik, kulaklarımıza daha az gelir oluyor.. arkamızı dönüp bakmıyoruz; artık şarkıları seçemiyoruz.. bitti. umrumuzda değil..

güneş imparatorluğunun topraklarında dendiği gibi: “biz insanlar, dünyanın hükümdarlarıyız. bu güç, her kız ve erkeğin içinde mevcut.” bu yüzden umrumuzda değil.. ve yürümeye devam ediyoruz..

eğer doktorunuz karşınıza geçip ” test sonuçlarınız elimize ulaştı tuulia hanım. ha ha, siz yaşamdan korkuyorsunuz!” diyerek artistlik taslasaydı ona verilecek en arabesk cevap şu olmaz mıydı? : “beni üzmeye kalkarsan arizona çöllerine sürerim arabamı.”

kafamda bunları evirip çevirirken yanımda yürüyen çıplak arkadaşlarıma bakıyorum.. duruyorum; duruyorlar.. “sizin çıplaklığınız, benim yalnızlığımı aşamaz.” ve dönüp gidiyorum..

Reklamlar

red herring by sian storey

tanrıları ziyaret etmeyi severiz.. en çok da kendi tanrımızı.. tanrıdan büyük bir karanlığımız olsa da ona etiketler takıp tasmaladığımız yanılgısına tutunuruz.. neden? çünkü insanız..

bu yüzden ben de sık sık tanrıdan büyük karanlığımla tanrıları ziyarete giderim.. en son roger‘a uğradığımda ona bakıp şöyle dedim:

– merhaba, tanrı.
– hoş geldin, insan.

filmlere yaraşır bu kısa ve öz girizgâhtan sonra johan‘ın meyveleriyle dolu piknik sepetini göstererek onu sarsmaya geldiğimi kendisine bildirdim.. şöyle bir baktı. tabiî, ne korkmasını ne de şaşırmasını bekliyordum. bir meyve alıp ona doğru fırlattım..

– geçen gün dediklerini düşünüyorum.. dedin ki ‘zaman, bir düzlem; hatıraysa bir yabancıdır. tarih, aptallar içindir ve insan, yüce tanrıların elindeki bir oyuncaktır.’ haklı olduğunu biliyorum ama sana kevin‘in ağzından cevaplarla geldim. gerçek şu ki yaratıcı tanrı, bir klişedir ve şöyle demeyi sever: ‘siz, tüm küçük şeyler, eksiksiniz!’ bizim hakkımızda nasıl böyle konuşur? yani kendisi sadece bir klişe ve biz, küçük şeylerin, ağlayıp yalnız kalmasını istiyor..

beni sabırla dinledi.. gülümserken güzel gözleri küçülüyordu..

– sana her şeyi tek seferde açıklayacağım: bir duygu okyanusu düşün. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri ve onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanustur. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte tanrı, budur.
– hey, bir dakika! bunları daha önce de duydum! kendini tekrarlamış olmuyor musun?
– bundan öte bir gerçek yok.

ve arkasını dönüp gitti. artık konuşmak anlamsızdı.. gerçeği bilmek, beni mutlu etmiyordu. johan, bir süredir ortalarda yoktu; yalnızdım. bireyselliğimi ve biricikliğimi yitirdiğimi düşünüyordum.. belki de egonun dehlizlerinde ışığımı arıyordum.. karanlıkta meş’ale çekmeye uğraşırken türlü türlü meşgale çıkıyordu karşıma..

uğraşlar, der saklı feylesof, maymun iştahlının küçük engelleridir.. asla büyük oynayacak kadar para kıramayan küçük kumarbaz gibi.. ya da çerezleri mideye indirmekten ana menüye geçemeyen pisboğaz..

bazen birileri kulağıma güzel şeyler fısıldıyor.. güzelliğe karşılık verememe acziyle kıvranıyorum.. duygusuz ve ruhsuz olduğumu düşünüyorlar.. belki de öyleyim.

***

kiliseyi severim ama kiliseli olmak istemem. isa severim ama “baba, oğul ve kutsal ruh”la başlayan cümlelerde kimlik arayışına girmek istemem.. mum yakıyorum, burçlardan bahsediyorum ya da çarmıhtakini boynumda gezdirmekten hoşlanıyorum diye batıl inançlı veya safdil olarak anılmak istemem.. istemem de istemem..

yine de aklıma yatan diyarlarda hoşuma giden insanlarla hoşbeş edelim isterim.. çünkü, yine de insanım.. ve yine de başa dönerim.. sanırım sana birazcık âşığım ama sadece sen de bana birazcık âşıksan, diyen isveçli, gerçekten de çok güzel dans etmiyor mu? dans ederken çok da güzel dans demiyor mu? tıpkı sen gibi.. tıpkı ben gibi..

şimdi, isveçlinin radyosundan bazı başlıklar:

  • anne, otoparkta beyhude suçlar işlerken güzel görünüyor muyum?

  • değnek şövalyesi, on yedi yerinden mızrakladığı sevdiceğini görünce ‘bu başka türlü bir sevgi’ dedi.
  • takıntılarınızı sınırlarda yaşayarak tatlı diyarında 25 günlük tatil kazanabilirsiniz.

okudum öğrendim: berserk “the lost chapter” – kentaro miura

dinledim genleştim:

  • perfect sense part I – roger waters
  • the repudiated immortals – of montreal

karanlığımın peşi sıra ilerliyorum.. yolda yürürken kulağıma fısıldadıklarını zihnimde tekrarlıyorum.. ruhuma eziyet etmesine izin veriyorum çünkü johan’ın meyveleri kuru ve acı.. artık hiç gülümsemiyorum; burada hava ağır ve kasvetli..

eğer gittiğim her yere cehennemimi de götürüyorsam ne kadar zaman geçmeli ki cennet sandığım diyarlar cehenneme dönüşsün? ya benim cehennemim, bana değil de toprağa kök saldıysa? o halde ister koşarak, ister uçarak uzaklaşamam mı ondan? toprak her yerde aynı değil.. çünkü toprak da havayla besleniyor ve inan güzel diyar’da hava bir başka!

aziz yahya’nın çiçekleri gözlerimi kamaştırıyor.. artık ondan kaçmak istiyorum; gün ışığına çıkamayışımı karanlığın beni yutmasına değil astigmatlı gözlerime bağlamak istiyorum.. ancak bu sarı çiçek bahçesinin gözlerimi zehirlediği gerçeğini artık kabul etmem gerek.. bu gözler karanlığa o kadar alıştı ki astigmat, ancak karanlığın isteyeceği bir dost olabilir..

johan, omzumun üstünden kulağıma fısıldıyor: “bu söylediklerinin hiçbir anlamı yok biliyorsun değil mi?” evet, biliyorum.. suratındaki alaycı, küçümseyen sırıtışı sezinleyebiliyorum.. çünkü aziz de olsa düşmüş da olsa ikisi aynı; çiçeklerin sahibi ve karanlığın uşağı aslında aynı.. çünkü isimleri bile aynı; bir etimolog edasıyla bunu söyleyebilirim..

aylardır ayamadığım bu gerçeğin bir süredir farkında olsam da ilk defa bunu sesli olarak ifade etme ve kabullenme gereğini duyuyorum.. sessizce dönüp johan’a gülümsüyorum, “johan, beni çöle götür; artık savaşmayacağım.” şaşırıyor, “ama karabatağım, çölde hiç meyve yok ki?” çölde meyve var, johan.. hem de çöl meyvesi; hem sulu hem acı..

yoldayız.. gidiyoruz.. nereye? mabede.. mabede? manastıra mı? ben zaten manastırdan mezun oldum; neden geri döneyim ki? mabed, illa manastır mı yani? hayır.. eskimiş arabaları koydukları yer var ya? araba mezarlığı mı? hah, oraya gidelim.. yukarıda bir tane kızılderili mezarlığı var; ölen arabanı oraya gömersen bir hafta içinde canlanıyormuş.. ama geri gelen şeyin senin araban olduğuna dair teminat veremiyormuş yüce ruhlar.. hıı.. ama bizim arabamız yok ki, johan!

bahar temizliği sırasında bulduğum yohanfaberkastel kalem, silgi ve boyalarımı lazım olursa diye yanıma aldığım iyi olmuş.. güzel diyar’ın resimlerini yapacağım; johancım bak, senin vatanın burası.. artık hiç korkmuyorum.

psikiyatr ile olan randevuma güzel diyar’ın resimlerinden biriyle dalıyorum..
– geç mi kaldım?
– umarım çok geç kalmamışsınızdır.. yoksa vakit kaybı olacak..

doktor bey ile aramızda masa, sehpa vs. yok.. “hasta” ile arasına masa gibi şeyler sokan psikiyatrlar, güvensiz ve eleştriye kapalı olurmuş; hâlbuki danışmanın da danışandan öğreneceği çok şey varmış.. aslında iletişime ve paylaşıma kapalı bir zihnin maddesel dışa vurumuymuş masalar, sehpalar vs.
– evet, bugün ve bundan sonraki her görüşmemizde pandoranın kutusunu açacağız.. görmeyi ummadığın şeyler görebilirsin.
– hay hay, açalım.. ancak içinden ne çıkacağını biliyorum; daha önce çok kereler açıp açıp içine baktım; sohbetler ettim.. içinden johan çıkacak.
– johan? bu johan, sevgilin mi oluyor?
– johan, birinin sevdiceği olamayacak kadar kendine düşkündür..
– hmmm, bana seni hatırlattı..
– daha yeni tanıştık, doktor! anneanneler gibi “ben insanı gözünden tanırım.” demeyeceksin değil mi?
– hayır, demeyeceğim. bugünlük bu kadar. yarın yine gel.. ya da gelme, fark etmez.. çat kapı gel en iyisi; sürpriz olsun. hazırlıksız yakalanmak istiyorum..
– peki o hâlde bir sonrakinde şeyde buluşalım..
– nerede?
– ııı, şeyde.. celile’de
– celile’de! hay hay! johan da gelecek mi?
– o gelmese de olur. asıl marangoz gelsin. ona soracaklarım var.
– ne gibi?
– sadece ona..
– peki. görüşürüz.
– görüşürüz.

gerçekten.. hepsi gerçek. o bilgenin dediği gibi: “gerçek burada bir yerlerde.” işte. johan, bir sepet meyveyle kapımda belirdi.. zaman az..

bu sene tatile çıkamıyorum. para yüzünden yurt dışı planlarını iptal ettikten sonra hiç gitmediğim şehirlerde gezmek adına aynı parayı harcamaya evet dedim.. domuz gribi hakkında herhangi bir fikrim yok. ama uzaklardayken mide ve bağırsak ilaçlarını listeye eklemek gerekecek. uzaklarda olma fikrini, aynı yoldan eve dönme fikrinden daha cazip bulmak diye bir şey var.. uzaklarda kendini bulmak, uzaklarda cehennemini tanımak; uzaklarda cenneti aramak… ilüzyon bitmez; ama gözlerini açıp o uçuruma gerçekten bakabilecek misin, tuulia?

  • hayatımdan memnun değilim. hayatımdan çok daha memnun olabilirim..
  • artık sigortam var ve sistemde adımı görmek beni korkutuyor. bir süredir sigortalıyım ve daha fazla sigortalanabilirim..
  • kendim için hiç çabalamıyorum; yapmam gereken şeyleri sürekli erteliyorum, sonra birileri çıkıp benim için bir şeyleri hallediyor. bu hep böyle. içimden bir ses, beni sürekli daha rahat olmaya teşvik ediyor.. onu dinlediğim sürece herşey yolunda gidiyor. yaşıyorsam bu yüzden.. yarın tek başıma markete gidip alış veriş yapacağım ve metroya binip gideceğim..
  • uzun zamandır yeni dönüm noktamın nerelerde kaldığını merak ediyordum. şimdilerde bir sonrakinin ne zaman geleceğini merak eder oldum. eğer bir dönüm noktası varsa bu şimdi olmalı..
  • … için nasıl bir kafa yapısına sahip olmak gerekiyor? bu bağlantılar nasıl kuruluyor? insanlar nasıl seviliyor?
  • çocukken çalardım.
  • içine hayalet kaçmış cd player canı istediği zaman dinah washington çalmaya başlarsa buna hayır dememeyi öğrenecek kadar keyiflendiğim zamanlarım oldu..
  • herkesin gülümsediği ve barmenlerin bir süre sonra türkçe konuşmaya başladığı bu şehirde birileri ne kadar mutlu olduğumu ve sürekli gülümsediğimi söylediğinde şaşırmam yersiz..
  • kıçım titremeye başlayana kadar üşüdüğümü anlamadığım havalarda çıplak gezmeyi severim..
  • iki şehre âşık oldum; ikisi de soğuktu, ikisi de mükemmeldi; ikisinden de ayrı düştüm. belki de gerçekten mutlu aşk, yoktur..
  • cehaletim, pek çok şeyi anlamama engel oluyor.

tatil, bitti.

sevgili zencefil, hayır hayır! şöyle başlamalı: ey, zencefil kılıklı dürzü! kabalığımı mazur gör; seni kaynar sulara yatırıp su buharına karışan kokunu içime çeke çeke içmek isterdim ama görüyorsun ki acımasızlığımın bir nedeni var: keyfim pek yerinde!

bu yüzden karanlığı ve ölümü bir kenara bırakıp yaşlılıktan söz edeceğim. çünkü yaşlanmak demek, ölümü düşünmemek demektir. şöyle ki, doktorlara gittiğim kadar yaşlılara da gittiğimden söyleyecek çok şeyleri oluyordu, bu tonton insanların.. yaşlı teyzeler, beni içeri davet edip yiyecek içecek ikram etmek istiyorlardı; birlikte çay içelim, kurabiye yiyelim arzusundaydılar mütemadiyen..

çarpık bir mantığı olan karanlığım, nedense bunu pek eğlenceli buluyordu.. ne hikmetse, sokaktaki teyzelerin de bana olan ilgisi es geçilecek gibi değildi.. öyle ki, karanlığımı dolaşmaya çıkardığım ilk gün, kavga eden kalabalığı henüz geçmiş ve ufukta acaba daha neler var merakıyla gözlerimi kısmıştım ki bakışım, az ilerde bir duvar kenarında duran teyze üzerinde kalıverdi..

teyze, çizgi film gözleriyle melül melül etrafında bakınıyordu; beni görür görmez bakışlarıyla üzerime atlatı.. onu itip yolumu değiştiremezdim çünkü teyze yolumun tam üzerindeydi ve yardıma muhtaç bir çizgi film karakteri kadar karşı konulmazdı.. sonuç olarak, söze “evladım beni markete götür, eve yürüt, başım dönüyor, ayağım sakat” diyerek başladı. ciyak kedi‘nin dillendirmeyi pek sevdiği “yardım etmek can yakmaz” düsturuyla girdim teyzenin koluna; bir eliyle yapıştı etime.. yardım isteyen yaşlı teyzelerin ellerinin fırın gibi sıcak olmasının arkasındaki komplo teorilerini hemen değerlendiriverdim iki saniyede.. eğer biraz daha paranoyak olsaydım onun insan olmadığına inanabilirdim.. nitekim yolda bana bir takım şüpheli sorular sordu: kaç yaşındaymışım? evli miymişim? nerede oturuyormuşum? biraz biraz daha paranoyak olsaydım onun gizli bilgilerime ulaşmaya çalışan bir casus olduğuna inanabilirdim..

nedense karanlığım çalınmaktan çok korkuyordu ve bu gibi durumlarda aklıma garip garip fikirler sokuyordu.. kaçamak cevaplarımdan işkillenmiş olacak ki teyze, pişirmek için aldığı baklayı torbasından çıkardı ve ekledi: “çok soru sordum değil mi? ben de oğluma kız arıyorum; kusura bakma evladım.. güzelsin, alımlısın.. umarım hayalindeki baklayı pişirirsin.” ve bu son sözlerle teyze, beni orada, yolun ortasında, elimdeki baklayla bırakıp evinin yolunu tuttu..

ilk teyze şokunu daha atlatamamıştım ki etrafım bir teyze sürüsüyle sarıldı.. hep bir ağızdan “ah, ne güzel şeysin sen, maşallah, pek cici.. bir şeyler içmez misin? yolandaaa! güzel kızıma bir kahve yapıver, o kurabiyelerden de getir!” dediler.. çaresiz hepsinin çayını, kahvesini içtim; kurabiyelerini, tatlılarını, meyvelerini mideye indirdim.. onlardan ayrıldığımda arkamdan söyle sesleniyorlardı: “sakın yaşlanma, olur mu, evladım?” gülümseyerek yoluma devam ettim. karanlığım kulağıma fısıldıyordu: “senin ölmeni istiyorlar.”

tuulia notu: pek ihtişamlı bir son olmadı galiba, değil mi? aslında buna son bile denemez.. çünkü macera devam ediyor.. ancak dillendirmek de yazıya dökmek de son derece zor..

monster manga/volume 12 /chapter 98 /page 7 - by Urasawa Naoki" ti

karanlık konuştu.. ona “bunu neden yapıyorsun?” diye sormak istedim ama dinlemedi, yüzüme bile bakmadı; hiç oralı olmadı.. karanlık böyle bir şeydi zaten; onun olduğu yerde başka hiçbir şeyin var olmasına katlanamazdı. karanlığın var olma şekli, başka her şeyi yok etmekti. bu yüzden ona baktığımda aslında hiçbir şey görmemiştim.. ikimzin bir arada var olması mümkün değildi; birimizden biri gitmeliydi.. karanlık oyunumu sezmişti.. bu yüzden olanca gücüyle saldırıyordu.

neyse ki sarı çiçekler onun ulaşamayacağı bir yerdeydi.. ancak, karanlığı yalnızca sarı çiçeklerle alt etmek mümkün değildi çünkü içimdeki karanlık, johan‘ı seviyordu ve johan‘ın tenma‘ya dediği gibi: “Das Monstrum in meinem Selbst ist so groß geworden!” işte benim içimdeki kara delik canavarı da bu kadar büyümüştü.. o kadar büyümüştü ki bazen aynanın karşısına geçip “bak bana! bak bana! geliyor kara delik seni yutmaya!” diyerek johancılık oynuyordum. dedim ya, karanlığım johan‘ı seviyordu..

daha önce de söylemiştim: johan, aslında griffith ve yuki virüslerinin birleşip mutasyana uğramasıyla meydana gelmiş bir üst-virüs; o kendi evreninde bir canavar-tanrı. johan gibi kara deliklerin nasıl oluştuğunu anlatmak isterim, benim nadide kızıl gezegenim; böylelikle beni daha iyi anlayabilirsin.

öncelikle çocukken içine çöreklenen karanlık, yerini beğendiğinden emin olunca serpilip gelişir ve daha çok yer kaplar; büyüdükçe kişinin içine sığmamaya ve dışarıya taşmaya başlar.. işte o zaman karanlık, dışarıdan görülebilir.. başkasının karanlığına tanık olmak, korkutucudur.. belki de biraz da bu yüzden, bazı durumlarda kişi, karanlığını gizli tutmayı başarır; onu dış dünyaya göstermemek için ruhunun iç çeperlerini kabuklaştırır. karanlık, nasır tutmuş bu çeperlerden dışarıya sızamaz ancak, kişinin içinde büyümeye devam eder.. işte tam o süreçte garip bir şey olur: karanlık, kendini saran kabuğu parçalayıp çıkmak yerine büzüşmeye başlar; o kadar yoğunlaşır ki büyümesi dışa doğru değil içe doğru devam eder.. karanlık, büzüşe büzüşe küçücük bir nokta kadar kaldığında sürekli artan yoğunluğu her şeyi kendine doğru çekmeye başlar.. işte bu yüzden başkasının karanlığına tanık olmak kadar, kendi karanlığına bakmak da korkutucudur. çünkü karanlığına bakan kişi, kendi içine çökmeye başlar.. dış dünyanın gerçekliği yok olur ve yerine her şeyi yutan karanlığın gerçekliği kurulur.

işte bildiğimiz şekliyle johan, böyle doğmuştu ve benim karanlığım onu çok seviyordu.. johan gibi ölüm de onu cezbediyordu; ölümün sıcak kolları vardı ona göre; onu çağırıyordu bu kollar.. johan‘ın kusursuz intiharına eşdeğer bir ölümün hayalini kuruyordu.. işte her şey bu yüzdendi, sevgili zencefil.. ona haddini bildirmeliydim.. anlıyor musun, benim buruk tatlı çay böceğim?

tuulia notu: kısım 3’e geri sayım! bu işi 3’te noktalamayı amaçlıyorum.. ee, yani? yanisi, yalnızım, biraz dertliyim ve ne yazık ki sarı çiçeklerin beynimde çaktığı kıvılcımlar çoktan geçti..

küçük sarı çiçekleeeeer!

ve böylece sabah akşam aziz yahya seanslarına gitmeye başladım.. her ne kadar etten kemikten bir gerçekliği olmasa da azizin, benimle çiçekleri aracılığıyla iletişim kurduğunu biliyordum; çiçeklerinin huzurunda her zaman tok ve ayık bulunmamı istediğini bildiğim gibi… her sabah kahvaltıdan ve her akşam yemekten sonra o garip kokulu sarı çiçeklere bırakıyordum kendimi..

bir kahvaltı veya bir akşam yemeği kaçırsam sorun olmuyordu.. ama seansları haftalar boyu kaçırmak demek, karanlığın hiç gitmemişçesine, pişkince içine çöreklenmesi; yerine güzelce yerleşip ayaklarını uzatması ve kumandayı ele geçirmesi demekti. kumandanın karanlığın eline geçmesi ise, dünyayı ve üzerindeki yaşamı onun gözlerinden görmek demekti.. karanlığın gözlerinden görülen dünyayı nasıl tasvir edebilirim ki sana, zencefilli turtam? o zencefil bakan gözlerini zencefil kokan ellerinle ovuşturmayı bırak. yoksa sıkıyor muyum seni? oysaki ne istekliydin öykü cinlerimle oynamaya!

o halde sana cevizlerden bahsedeyim.. primatlardan kemirgenlere, dinozor bozması kuşlardan böceklere kadar herkesin gözdesidir ceviz yemişi.. bizim buradaki bazı primatlar kâh ağaçlara sopa fırlatarak kâh onları sallayarak düşürdükleri cevizleri yerlere çala çala kırmaya uğraşırlar.. inan ki ceviz kırmada en başarılı hayvan, kargadır. o kadar başarılıdır ki bazı primatlar, kargayı taklit etmek isterler.. şüphesiz şehrin en bıçkın kuşudur karga.. martılar, her ne kadar, onunla boy ölçüşecek kadar heybetli olsalar da zekâsını alt edemezler.. işte bu yüzdendir ki cevizin en iyisini hep kargalar yer.. zaten ceviz kıran bir martı da görmemişsindir eminim!

bu ceviz sezonunu kapatırken eklemeden edemeyeceğim, ağacından inip gelen cevizin tadı başkadır ve bu sezon, cevizlerin en güzelleri, en datlıları ağaçlarından inerek ayağıma kadar gelmişlerdir. bu kadar ilerlemişken cevizin ne denli kutsal bir yemiş olduğunu da anlatmama izin ver, lütfen..

cevizin aç bünye üzerinde caydırıcı olmaktan öte merak uyandırıcı olan kabuğunun gücü, içindeki meyvesinin olgunlaşmaya başlamasından itibaren dışarıya gönderdiği sinyallerden gelir.. bu sinyaller, ister mistik ister kimyasal olsun ceviz ağacının altında, yanında, dalında ya da üzerindeki havada ne varsa kendine âşık eder.. ceviz yemişinin gücü, süper zekâlı bir insanın beyin gücüne denktir; yani ceviz yemişinin şeklinin beyni andırması boşuna değildir. bu yüzdendir ki cevizin kabuğunu içindeki yemişi parçalamadan kırmak makbuldür. şimdi diyeceksin ki “kafayı cevizlerle mi bozdun, bre zındık?” zındıklığım cevizden olsun, be çayda demlenesi, şifalar şifalısı.. ayrıca söz konusu ceviz olduğunda zındıklaşmayacak birini tanımıyorum.

ceviz konusunda bu kadar atıp tutmam seni yanıltmasın, kızılparem. ceviz benim için geçici bir heves.. inan ki bak! daha önce ne hindibalar, ne ebegümeçleri eskittim ben! bitkisever bir insanım ne de olsa.. yalnız şunu bil, bunlar tüketime yönelik ilişkiler.. işte o sarı çiçeklerle olan ilişkim de sadece çıkar ilişkisi.. yoksa sana duyduğum hayranlığa hiçbiri layık değil! ah, o karşılıksız sevgi! ah, platonik göz! ah, bundan haberin yoktu, öyle değil mi?.. şimdi olduğuna göre lütfen şöyle deme: “ben platonik aşktan pek anlamam. benim aşkım gerçektir.” olur mu?

tuulia notu: bu öyküde yer alan herkes, her şey falan filan derken araya zencefil karıştı.. sanırım 3. kısma geçmek sandığımdan daha uzun sürecek.. hmmm


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar