voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘medeniyet’ Category

unemployed girl by Kazimir Malevich

onlar hayatın çeyreğinde yitik.. onlara göre akranlarının uğraşıları işe yaramaz.. kendi ölümlülüklerini çok düşünür oldular. ana babaları zamana karşı koyamadı ve şimdi sıra, kendilerinde.. güvensizlikleri, eylemlerinin anlamsızlığı gerçeğiyle destekli.. güvensizlikleri, değil bir başkasını kendilerini bile sevememe yetisiyle destekli.. güvensizlikleri, şimdiki başarılarını gölgeliyor..

yakın kişisel ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorundalar. arkadaşları ya da romantik ilişkileri yok; cinsel hüsran ve gönülsüz bekârlık, yaşam biçimleri.. işlerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. okul yaşamını özlüyorlar. eğilimleri, güçlü fikirlere bağlanma yönünde.. sosyal etkileşimler, onları sıkıyor. eski okul arkadaşlarıyla da bağları yok.

finansal kökenli stres, hayatın pahalılığı altında ezilmelerini kolaylaştırıyor. yalnızlık, depresyon ve intihar eğilimleri onlar için sadece çayın yanında kurabiye.. yine de çocukları olsun istiyorlar. sanıyorlar ki herkes, bir şekilde, onlardan daha iyi durumda.. sosyal becerileri, hüsran boyutlarında..

klinik olarak teşhis edildiler.. geleceklerini kurtarmak için yapabilecekleri hiçbir şey yok. gelecek tasarıları yok çünkü şimdide kaygı ve ümitsizlik dolular.. yerleri sağlam değil. baskıyı hissediyorlar; ama sesleri çıkmıyor. hırslı ama yeri sağlam olmayan genç yetişkin, sen en büyük kurbansın. selam.

dar bir çerçeveden zihnini meşgul eden çeyrek ekmek hayat ve hiç bitmeyen laf kalabalığınla sen..

Reklamlar

bu sene tatile çıkamıyorum. para yüzünden yurt dışı planlarını iptal ettikten sonra hiç gitmediğim şehirlerde gezmek adına aynı parayı harcamaya evet dedim.. domuz gribi hakkında herhangi bir fikrim yok. ama uzaklardayken mide ve bağırsak ilaçlarını listeye eklemek gerekecek. uzaklarda olma fikrini, aynı yoldan eve dönme fikrinden daha cazip bulmak diye bir şey var.. uzaklarda kendini bulmak, uzaklarda cehennemini tanımak; uzaklarda cenneti aramak… ilüzyon bitmez; ama gözlerini açıp o uçuruma gerçekten bakabilecek misin, tuulia?

  • hayatımdan memnun değilim. hayatımdan çok daha memnun olabilirim..
  • artık sigortam var ve sistemde adımı görmek beni korkutuyor. bir süredir sigortalıyım ve daha fazla sigortalanabilirim..
  • kendim için hiç çabalamıyorum; yapmam gereken şeyleri sürekli erteliyorum, sonra birileri çıkıp benim için bir şeyleri hallediyor. bu hep böyle. içimden bir ses, beni sürekli daha rahat olmaya teşvik ediyor.. onu dinlediğim sürece herşey yolunda gidiyor. yaşıyorsam bu yüzden.. yarın tek başıma markete gidip alış veriş yapacağım ve metroya binip gideceğim..
  • uzun zamandır yeni dönüm noktamın nerelerde kaldığını merak ediyordum. şimdilerde bir sonrakinin ne zaman geleceğini merak eder oldum. eğer bir dönüm noktası varsa bu şimdi olmalı..
  • … için nasıl bir kafa yapısına sahip olmak gerekiyor? bu bağlantılar nasıl kuruluyor? insanlar nasıl seviliyor?
  • çocukken çalardım.
  • içine hayalet kaçmış cd player canı istediği zaman dinah washington çalmaya başlarsa buna hayır dememeyi öğrenecek kadar keyiflendiğim zamanlarım oldu..
  • herkesin gülümsediği ve barmenlerin bir süre sonra türkçe konuşmaya başladığı bu şehirde birileri ne kadar mutlu olduğumu ve sürekli gülümsediğimi söylediğinde şaşırmam yersiz..
  • kıçım titremeye başlayana kadar üşüdüğümü anlamadığım havalarda çıplak gezmeyi severim..
  • iki şehre âşık oldum; ikisi de soğuktu, ikisi de mükemmeldi; ikisinden de ayrı düştüm. belki de gerçekten mutlu aşk, yoktur..
  • cehaletim, pek çok şeyi anlamama engel oluyor.

tatil, bitti.

Cupcakes

içindeki karanlığa baktın mı, sevgili zencefil? ben baktım. hâlâ da bakmaktayım.. bakmaktan gözlerim karardı.. ama öyle değil, sorsalar, kişisel tercihim, yeşil üzüm; çekirdeksiz.. yeşil zeytin de olur; kokteyl. içimdeki karanlık o kadar büyüdü ki beni aşmaya, içimden taşmaya başladı. işte o zaman onu dünyaya göstermek için dışarı çıkmaya karar verdim. ama önce giyecek uygun bir şeyler bulmalıydım..

‘boyfriend jeans’ bu işe uygun olur, diye düşündüm. ne de olsa hatırı sayılır biçimde zayıflamıştım, herhangi bol bir kotu bu modaya alet edebilirdim. evet, yapabilirdim bunu! hem neden olmasındı ki? altına da adi ‘badboy’ daslerimi giydim mi cüce robotlarla dans eden repırdan ne eksiğim olabilirdi ki? olamazdı!

bu ikilinin üstüne yakalı ve düğmeli 35 yaş bluzumu giyerek tezat oluşturmak iyi yaptığım birkaç şeyden sadece biriydi.. bu tezatı; arkada topuz, alında yarım ay perçemle birleştirdiğimde sokaktakilerin, koyu kestane saçlarımın mı yoksa özenle çektiğim yazçizerlerimin mi gözlerimi daha iyi ortaya çıkardığı konusunda kavgaya tutuşmalarına hiçbir şey engel olamazdı. o-la-maaz.–dııı!

kavga edenlerin yanından salına salına geçerken muzaffer ve mağrur gülücükler saçmayı ihmal etmedim. adım peyker olsa ancak bu kadar caka satabilirdim.. ama şu hâlimle bütün peykerlerden daha afiliydim işte! ne de olsa daha az önce kapıdan çıkarken yan yan bakıp dudak büken anaya “burası estambul enneee!” demiş, merdivenlerden âdeta süzülerek inmiş, teraslarda gün batımı izlemiş, vapurlarda martılara simit atmış, minibüslerde taciz edilmiş ve kendimi sokağa atmıştım.

işte dışarı çıkma kararı aldığım o anla sokaktaki ilk adımlarım arasında tüm bunlar olmuştu, sevgili zencef. kota12 hâlâ ‘blucin’ demek ya da intihara teşebbüs edenlere intihar etti, demek kadar macera dolu bir yolculuğa çıktığımın göstergeleriydi bunlar.. bu yolda tanıdığım herkesi, gittiğim her yeri ve yaşadığım her şeyi bu çünlüğün sayfalarına taşımak artık benim için bir şan şeref meselesiydi. kısım 2’de görüşmek üzereydik..

tuulia notu: aa, hım, evet, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. yani benzerlikler, aynılıklar olması mümkündür, hatta belki de bu öykünün baş kahramanı sizsinizdirdir.. öyle.

yakuza_girl

birkaç bir şey oluyor.. mesela yakuzanın kızı, roman yazıyor. 1 kamer, 2 kamer daha, eder 3 kamer.. 3 kamer, bir gecede milyonları yoldan çıkarabilir.. bir de dolunayda devriye polisi olmak, her daim adrenalin demek.. hmmm yakında her yer, roma açık şehir olacak.

gerçekten.. işte olan bu. sonuç olarak, bütün yanılsamalar yok olmaya mahkûm.. peki, sokağımda armonika çalan çingene çifte para veriyorlar mı? âşıklar, balkonlara çıkıp birbirlerine sarılarak neşe içinde sallanıyorlar mı? mahallede yeni yeni veletler türemiş.. her sene 30’a biraz daha yaklaşırken ve etrafımdaki mutlu çiftlerin 5 sene içinde bir anda boşanabileceğini görürken, kendime seçmece velet koleksiyonu yapmayı anlamsız buluyorum.

mutlu değiliz. mutlu olamayız. çünkü “gülerken bile yürek, kederlidir ve bu neşenin sonu kasvettir.”1 ve hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek. eminim ki tanrılar, bu insanlar çok gürültü etmeye başladılar, diyorlar yine.. evet, tarih ve tekerrür, el ele, bizi gezmeye götürmeye geliyor.. gezmelerden gezmelere geçeceğiz; gezmelere doyamayacağız..

sakın korkmayın.. babetin modası geçmediyse bile, güneş şemsiyelerinin modası çoktan geçti.. çünkü artık hepimiz varoşuz ve güneş kremleri her marketin rafında mevcut. peki ya “peşinden gitmesini bilen herkes için güneşte bir yer vardır.” derken şair, o güneşlerde yanmamış mıdır?

anne karnında yamyamlık.. buna saygı duyarım. yarın yine doktorlara gidilecek..

paranoia agent

gökyüzünde görkemli bir mantar bulutu.. kuşların patikalarda yemlendiği bir akşamüstünde.. yapraklardan yansıyan güneş ışığının altında çimenlere dokunurken.. hadi, sen ve ben, konuşalım.. bak, piknik masasında bir düş yeşeriyor.. dalgaların sesini yüreğinde taşı.. üzüntülerini unut.. yarına bir köprü kur.. ve tsunami seni hiç endişelendirmesin..

ne görkemli bir jet akımı.. kalabalık bir caddede insanların gezindiği bir akşamüstünde.. bir anlığına gülümseyip elini tuttuğumda hadi, sen ve ben, yürüyelim.. dinle, “artık yapılacak bir şey yok.” diyen sesi bile siliyor rüzgar.. yarını hiç dert etmeden geleceği bana bırak.. kalbini kilitle, çığlara inanma.

dil öyle bir şey ki aynı şarkının farklı bir çevirisi bütün anlamı değiştirebiliyor. japoncadan ingilizceye, en son olarak da türkçeye çevrilince ve herkes kendine göre yorumlayınca anlam dediğimiz şey de pikniğe gidip kaybolmaktan farksız kalıyor sanırım.

kayıp çocuklar, gökyüzünde muazzam bir mantar bulutudur. kayıp çocuklar, bu diyarlara nüfuz eden minik kuşların yoldaşlarıdır. elleriyle güneşin öptüğü çayırlara dokunurken seninle konuşmaya çalışıyorlar. apartman tezgâhlarında düşler çiçek açar. kaderini yüreğinde tut. kederini bastır. bacakların yarına doğru esnesin. gelgit dalgaları gibi şeyler canını sıkmasın. kayıp çocuklar, gökyüzünde muazzam bir mantar bulutudur. kayıp çocuklar, bu diyarlara nüfuz eden minik kuşların yoldaşlarıdır. kayıp çocuklar, apartman tezgâhlarında çiçek açan düşlerdir. kayıp çocuklar, ışığın ağaçlardan süzdüğü günde doğan yoldaşlardır.

gecenin bir yarısı paranoia agent izlerken açılış şarkısı ilk başta dikkatimi çekmemişti.. sonra ilk cümleyi gördüm.. bu kadar acı bir gerçeğin bu kadar hafifçe dile getirilişi.. japonya’nın bugün geldiği noktayı özetliyor belki de bu bakış açısı.. ben beynimden vurulmuşa dönmüşken ki bunu yaşayan sadece ben değilmişim, bir sitede dizinin açılış ve kapanış şarkılarıyla ilgili yaratıcı ekibin yorumlarından bahsedildiğini görüyorum.

meğerse gece yarısından sonra yayınlanan dizinin izleyicileri televizyon başında uyuklamasınlar ve bu açlışı gördükleri anda uykuları açılsın diye hazırlanmış bu tema. komik ama mantıklı çünkü dizinin kapanışı da insanlara uyku vaktinin geldiğini hatırlatırcasına huzur verici ve ninni niteliğinde. adamlar işlerini biliyorlar. yine de bu açılış ve kapanışa gereğinden fazla anlam yükleyenler de mevcut ki onları suçlayamam.

power

bir süredir aklımı kurcalıyor bu.. böyle mi olmalı? düşünüyorum da saatlerce, günlerce bilgisayar başında manga okuyup anime izleyen bir insan olarak, günün ve haftanın geri kalan zamanında üzerime aldığım zorunlulukları sadece anime ve mangalarıma döneceğim o anı düşleyerek yerine getirirken aslında istediğim hayatı yaşıyorum. yani bir odada sadece kendimle ve kendi küçük dünyamla..

ve başarı nedir, diye soruyorum hep kendime.. ideal dünyada ben başarısız bir insan evladıyım. gâvurun deyimiyle a loser. ama bu beni herhangi bir şey yapmıyor.. şeyler, bundan daha kötüye gidebilir ve gidecek de.. ama ondan sonra bütün o şeyler sadece iyiye gidebilecek, yani fazladan iyi şeyler her zaman hazır olacak.

yani, bu bir kuruntu ya da avuntu ya da savuntu ya da cakcuk falan filan olabilir, ama sonuç olarak zaten bu ideal dünya saçmalığından kaçmak için böyle bir yaşam seçtim ben.. daha azıyla yetinmeyi kendime yediremediğim için, değerlerim çok yüksek olduğu için, kendimi çok beğendiğim için..

kendini bu kadar önemserken ve para dahil diğer hiçbir şeyi ya da kimseyi bu kadar önemsemezken uyum sağlamamı beklemek saçma olurdu. çünkü feda ettiklerimin sonucunda alacağım bir şey yok bu dünyadan. “ben çayırda yatarken bile aslında koşuyorum.” dediğim buydu.. ya da “neden duruyorsun, dans etsene!” diyene “zaten dans ediyorum.” demem bu.. çünkü senin dünyan benim dünyam değil, ve inan ki benim dünyamı görebilen insanlar var. sıkı fıkı olmamıza gerek bile yok. bu böyle bir şey..

peki ya güç? güç nerede kullanılır? ya da insan gücünü nerede kullanır? gücünün olması bunu göstermeni gerektirmez.. aslında güç saklıyken daha yararlıdır. sinsi bir yaşam tarzı sırtlanlara uygundur.. hayatta kalmak elzemdir. ama hayatta kalmak, sürünmek demek olmamalı.. kölelik de olmamalı.. ağzımıza sokulan her şeyi emzik niyetine emmemeliyiz, öyle değil mi? bazı bebekler seçicidir. bazıları sadece bebektir.

evet, saçmalıyorum.. bilemiyorum.. ama dünya üzerinde şöyle bir adam varsa şayet, sırrını çözene kadar onu parçalara ayırmak benim tek amacım olur. sonuçta, ne demiş düşünür: ben karar verir üstüne otururum, bebek.

benim son derece aşağılayıcı ve aptalcasına gereksiz bulduğum durumların, bazı kişilerce havalarda uçarak karşılanmasına çoğu zaman anlam veremiyorum. sanırım gerçekten başka bir dünyadanım.

ya da bunlar başka bir dünyadan.. öyle düşünmeyi tercih ederim. neden ben öteki olayım ki? tüm dünya bana öteki! hepinizi dışlıyorum! vs. saçma oldu tabii böylesi.

bu gece 10’da şu dizinin 4. sezonu yayınlanmaya başlayacakmış. bu kadar erken geleceğini düşünmemiştim. bu bana indirmem gereken yeni bir dizi sezonu olduğunu hatırlattı. izlemediğim onca şeyin yanına eklenecek bir sürü şey daha…

oradan buraya nasıl geldik, derseniz eğer şöyle ki: ben saylonları tutuyorum. bu yüzden bana da tost makinesi âşığı diye isim takabilirsiniz. insanların boylarının git gide uzadığı, tüylerinin azaldığı, beyinlerinin büyüdüğü, nöron bağlantılarının çoğaldığı ve en önemlisi ömürlerinin uzadığı gerçeği göz önüne alınırsa bizim göremeyeceğimiz bir çağda saylonumsularla çok daha iyi anlaşacaklarını düşünmek istiyorum.

ne diyorum? dediğim şu: kimliğimde inanmadığım dinin yazılı olmasını, inandığım şeyi yazdırsam iş bulamayabileceğimi ya da başka bir dinle ilgili bir işyerinde çalışırken bombalanma vs. gibi saldırılara uğrama ihtimalinin olabiliceğinin sürekli yüzüme çarpılmasını hazmedemiyorum. ağdacımdan ramazan ya da din eğitimiyle ilgili nutuk dinlemek de istemiyorum. bunun temiziliğe gelen kadının başucu çekmecenize meryem ana heykeli koymasından hiçbir farkı yok. –hatırlarsın sen, biliyorum

kanım kaynıyor, sevgili hindiba. allah cezamı verecek, biliyorum. beklemedeyim.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar