voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘suchness’ Category

red herring by sian storey

tanrıları ziyaret etmeyi severiz.. en çok da kendi tanrımızı.. tanrıdan büyük bir karanlığımız olsa da ona etiketler takıp tasmaladığımız yanılgısına tutunuruz.. neden? çünkü insanız..

bu yüzden ben de sık sık tanrıdan büyük karanlığımla tanrıları ziyarete giderim.. en son roger‘a uğradığımda ona bakıp şöyle dedim:

– merhaba, tanrı.
– hoş geldin, insan.

filmlere yaraşır bu kısa ve öz girizgâhtan sonra johan‘ın meyveleriyle dolu piknik sepetini göstererek onu sarsmaya geldiğimi kendisine bildirdim.. şöyle bir baktı. tabiî, ne korkmasını ne de şaşırmasını bekliyordum. bir meyve alıp ona doğru fırlattım..

– geçen gün dediklerini düşünüyorum.. dedin ki ‘zaman, bir düzlem; hatıraysa bir yabancıdır. tarih, aptallar içindir ve insan, yüce tanrıların elindeki bir oyuncaktır.’ haklı olduğunu biliyorum ama sana kevin‘in ağzından cevaplarla geldim. gerçek şu ki yaratıcı tanrı, bir klişedir ve şöyle demeyi sever: ‘siz, tüm küçük şeyler, eksiksiniz!’ bizim hakkımızda nasıl böyle konuşur? yani kendisi sadece bir klişe ve biz, küçük şeylerin, ağlayıp yalnız kalmasını istiyor..

beni sabırla dinledi.. gülümserken güzel gözleri küçülüyordu..

– sana her şeyi tek seferde açıklayacağım: bir duygu okyanusu düşün. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri ve onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanustur. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte tanrı, budur.
– hey, bir dakika! bunları daha önce de duydum! kendini tekrarlamış olmuyor musun?
– bundan öte bir gerçek yok.

ve arkasını dönüp gitti. artık konuşmak anlamsızdı.. gerçeği bilmek, beni mutlu etmiyordu. johan, bir süredir ortalarda yoktu; yalnızdım. bireyselliğimi ve biricikliğimi yitirdiğimi düşünüyordum.. belki de egonun dehlizlerinde ışığımı arıyordum.. karanlıkta meş’ale çekmeye uğraşırken türlü türlü meşgale çıkıyordu karşıma..

uğraşlar, der saklı feylesof, maymun iştahlının küçük engelleridir.. asla büyük oynayacak kadar para kıramayan küçük kumarbaz gibi.. ya da çerezleri mideye indirmekten ana menüye geçemeyen pisboğaz..

bazen birileri kulağıma güzel şeyler fısıldıyor.. güzelliğe karşılık verememe acziyle kıvranıyorum.. duygusuz ve ruhsuz olduğumu düşünüyorlar.. belki de öyleyim.

***

kiliseyi severim ama kiliseli olmak istemem. isa severim ama “baba, oğul ve kutsal ruh”la başlayan cümlelerde kimlik arayışına girmek istemem.. mum yakıyorum, burçlardan bahsediyorum ya da çarmıhtakini boynumda gezdirmekten hoşlanıyorum diye batıl inançlı veya safdil olarak anılmak istemem.. istemem de istemem..

yine de aklıma yatan diyarlarda hoşuma giden insanlarla hoşbeş edelim isterim.. çünkü, yine de insanım.. ve yine de başa dönerim.. sanırım sana birazcık âşığım ama sadece sen de bana birazcık âşıksan, diyen isveçli, gerçekten de çok güzel dans etmiyor mu? dans ederken çok da güzel dans demiyor mu? tıpkı sen gibi.. tıpkı ben gibi..

şimdi, isveçlinin radyosundan bazı başlıklar:

  • anne, otoparkta beyhude suçlar işlerken güzel görünüyor muyum?

  • değnek şövalyesi, on yedi yerinden mızrakladığı sevdiceğini görünce ‘bu başka türlü bir sevgi’ dedi.
  • takıntılarınızı sınırlarda yaşayarak tatlı diyarında 25 günlük tatil kazanabilirsiniz.

okudum öğrendim: berserk “the lost chapter” – kentaro miura

dinledim genleştim:

  • perfect sense part I – roger waters
  • the repudiated immortals – of montreal
  • Reklamlar

karanlığımın peşi sıra ilerliyorum.. yolda yürürken kulağıma fısıldadıklarını zihnimde tekrarlıyorum.. ruhuma eziyet etmesine izin veriyorum çünkü johan’ın meyveleri kuru ve acı.. artık hiç gülümsemiyorum; burada hava ağır ve kasvetli..

eğer gittiğim her yere cehennemimi de götürüyorsam ne kadar zaman geçmeli ki cennet sandığım diyarlar cehenneme dönüşsün? ya benim cehennemim, bana değil de toprağa kök saldıysa? o halde ister koşarak, ister uçarak uzaklaşamam mı ondan? toprak her yerde aynı değil.. çünkü toprak da havayla besleniyor ve inan güzel diyar’da hava bir başka!

aziz yahya’nın çiçekleri gözlerimi kamaştırıyor.. artık ondan kaçmak istiyorum; gün ışığına çıkamayışımı karanlığın beni yutmasına değil astigmatlı gözlerime bağlamak istiyorum.. ancak bu sarı çiçek bahçesinin gözlerimi zehirlediği gerçeğini artık kabul etmem gerek.. bu gözler karanlığa o kadar alıştı ki astigmat, ancak karanlığın isteyeceği bir dost olabilir..

johan, omzumun üstünden kulağıma fısıldıyor: “bu söylediklerinin hiçbir anlamı yok biliyorsun değil mi?” evet, biliyorum.. suratındaki alaycı, küçümseyen sırıtışı sezinleyebiliyorum.. çünkü aziz de olsa düşmüş da olsa ikisi aynı; çiçeklerin sahibi ve karanlığın uşağı aslında aynı.. çünkü isimleri bile aynı; bir etimolog edasıyla bunu söyleyebilirim..

aylardır ayamadığım bu gerçeğin bir süredir farkında olsam da ilk defa bunu sesli olarak ifade etme ve kabullenme gereğini duyuyorum.. sessizce dönüp johan’a gülümsüyorum, “johan, beni çöle götür; artık savaşmayacağım.” şaşırıyor, “ama karabatağım, çölde hiç meyve yok ki?” çölde meyve var, johan.. hem de çöl meyvesi; hem sulu hem acı..

yoldayız.. gidiyoruz.. nereye? mabede.. mabede? manastıra mı? ben zaten manastırdan mezun oldum; neden geri döneyim ki? mabed, illa manastır mı yani? hayır.. eskimiş arabaları koydukları yer var ya? araba mezarlığı mı? hah, oraya gidelim.. yukarıda bir tane kızılderili mezarlığı var; ölen arabanı oraya gömersen bir hafta içinde canlanıyormuş.. ama geri gelen şeyin senin araban olduğuna dair teminat veremiyormuş yüce ruhlar.. hıı.. ama bizim arabamız yok ki, johan!

bahar temizliği sırasında bulduğum yohanfaberkastel kalem, silgi ve boyalarımı lazım olursa diye yanıma aldığım iyi olmuş.. güzel diyar’ın resimlerini yapacağım; johancım bak, senin vatanın burası.. artık hiç korkmuyorum.

psikiyatr ile olan randevuma güzel diyar’ın resimlerinden biriyle dalıyorum..
– geç mi kaldım?
– umarım çok geç kalmamışsınızdır.. yoksa vakit kaybı olacak..

doktor bey ile aramızda masa, sehpa vs. yok.. “hasta” ile arasına masa gibi şeyler sokan psikiyatrlar, güvensiz ve eleştriye kapalı olurmuş; hâlbuki danışmanın da danışandan öğreneceği çok şey varmış.. aslında iletişime ve paylaşıma kapalı bir zihnin maddesel dışa vurumuymuş masalar, sehpalar vs.
– evet, bugün ve bundan sonraki her görüşmemizde pandoranın kutusunu açacağız.. görmeyi ummadığın şeyler görebilirsin.
– hay hay, açalım.. ancak içinden ne çıkacağını biliyorum; daha önce çok kereler açıp açıp içine baktım; sohbetler ettim.. içinden johan çıkacak.
– johan? bu johan, sevgilin mi oluyor?
– johan, birinin sevdiceği olamayacak kadar kendine düşkündür..
– hmmm, bana seni hatırlattı..
– daha yeni tanıştık, doktor! anneanneler gibi “ben insanı gözünden tanırım.” demeyeceksin değil mi?
– hayır, demeyeceğim. bugünlük bu kadar. yarın yine gel.. ya da gelme, fark etmez.. çat kapı gel en iyisi; sürpriz olsun. hazırlıksız yakalanmak istiyorum..
– peki o hâlde bir sonrakinde şeyde buluşalım..
– nerede?
– ııı, şeyde.. celile’de
– celile’de! hay hay! johan da gelecek mi?
– o gelmese de olur. asıl marangoz gelsin. ona soracaklarım var.
– ne gibi?
– sadece ona..
– peki. görüşürüz.
– görüşürüz.

gerçekten.. hepsi gerçek. o bilgenin dediği gibi: “gerçek burada bir yerlerde.” işte. johan, bir sepet meyveyle kapımda belirdi.. zaman az..

bu sene tatile çıkamıyorum. para yüzünden yurt dışı planlarını iptal ettikten sonra hiç gitmediğim şehirlerde gezmek adına aynı parayı harcamaya evet dedim.. domuz gribi hakkında herhangi bir fikrim yok. ama uzaklardayken mide ve bağırsak ilaçlarını listeye eklemek gerekecek. uzaklarda olma fikrini, aynı yoldan eve dönme fikrinden daha cazip bulmak diye bir şey var.. uzaklarda kendini bulmak, uzaklarda cehennemini tanımak; uzaklarda cenneti aramak… ilüzyon bitmez; ama gözlerini açıp o uçuruma gerçekten bakabilecek misin, tuulia?

  • hayatımdan memnun değilim. hayatımdan çok daha memnun olabilirim..
  • artık sigortam var ve sistemde adımı görmek beni korkutuyor. bir süredir sigortalıyım ve daha fazla sigortalanabilirim..
  • kendim için hiç çabalamıyorum; yapmam gereken şeyleri sürekli erteliyorum, sonra birileri çıkıp benim için bir şeyleri hallediyor. bu hep böyle. içimden bir ses, beni sürekli daha rahat olmaya teşvik ediyor.. onu dinlediğim sürece herşey yolunda gidiyor. yaşıyorsam bu yüzden.. yarın tek başıma markete gidip alış veriş yapacağım ve metroya binip gideceğim..
  • uzun zamandır yeni dönüm noktamın nerelerde kaldığını merak ediyordum. şimdilerde bir sonrakinin ne zaman geleceğini merak eder oldum. eğer bir dönüm noktası varsa bu şimdi olmalı..
  • … için nasıl bir kafa yapısına sahip olmak gerekiyor? bu bağlantılar nasıl kuruluyor? insanlar nasıl seviliyor?
  • çocukken çalardım.
  • içine hayalet kaçmış cd player canı istediği zaman dinah washington çalmaya başlarsa buna hayır dememeyi öğrenecek kadar keyiflendiğim zamanlarım oldu..
  • herkesin gülümsediği ve barmenlerin bir süre sonra türkçe konuşmaya başladığı bu şehirde birileri ne kadar mutlu olduğumu ve sürekli gülümsediğimi söylediğinde şaşırmam yersiz..
  • kıçım titremeye başlayana kadar üşüdüğümü anlamadığım havalarda çıplak gezmeyi severim..
  • iki şehre âşık oldum; ikisi de soğuktu, ikisi de mükemmeldi; ikisinden de ayrı düştüm. belki de gerçekten mutlu aşk, yoktur..
  • cehaletim, pek çok şeyi anlamama engel oluyor.

tatil, bitti.

sevgili zencefil, hayır hayır! şöyle başlamalı: ey, zencefil kılıklı dürzü! kabalığımı mazur gör; seni kaynar sulara yatırıp su buharına karışan kokunu içime çeke çeke içmek isterdim ama görüyorsun ki acımasızlığımın bir nedeni var: keyfim pek yerinde!

bu yüzden karanlığı ve ölümü bir kenara bırakıp yaşlılıktan söz edeceğim. çünkü yaşlanmak demek, ölümü düşünmemek demektir. şöyle ki, doktorlara gittiğim kadar yaşlılara da gittiğimden söyleyecek çok şeyleri oluyordu, bu tonton insanların.. yaşlı teyzeler, beni içeri davet edip yiyecek içecek ikram etmek istiyorlardı; birlikte çay içelim, kurabiye yiyelim arzusundaydılar mütemadiyen..

çarpık bir mantığı olan karanlığım, nedense bunu pek eğlenceli buluyordu.. ne hikmetse, sokaktaki teyzelerin de bana olan ilgisi es geçilecek gibi değildi.. öyle ki, karanlığımı dolaşmaya çıkardığım ilk gün, kavga eden kalabalığı henüz geçmiş ve ufukta acaba daha neler var merakıyla gözlerimi kısmıştım ki bakışım, az ilerde bir duvar kenarında duran teyze üzerinde kalıverdi..

teyze, çizgi film gözleriyle melül melül etrafında bakınıyordu; beni görür görmez bakışlarıyla üzerime atlatı.. onu itip yolumu değiştiremezdim çünkü teyze yolumun tam üzerindeydi ve yardıma muhtaç bir çizgi film karakteri kadar karşı konulmazdı.. sonuç olarak, söze “evladım beni markete götür, eve yürüt, başım dönüyor, ayağım sakat” diyerek başladı. ciyak kedi‘nin dillendirmeyi pek sevdiği “yardım etmek can yakmaz” düsturuyla girdim teyzenin koluna; bir eliyle yapıştı etime.. yardım isteyen yaşlı teyzelerin ellerinin fırın gibi sıcak olmasının arkasındaki komplo teorilerini hemen değerlendiriverdim iki saniyede.. eğer biraz daha paranoyak olsaydım onun insan olmadığına inanabilirdim.. nitekim yolda bana bir takım şüpheli sorular sordu: kaç yaşındaymışım? evli miymişim? nerede oturuyormuşum? biraz biraz daha paranoyak olsaydım onun gizli bilgilerime ulaşmaya çalışan bir casus olduğuna inanabilirdim..

nedense karanlığım çalınmaktan çok korkuyordu ve bu gibi durumlarda aklıma garip garip fikirler sokuyordu.. kaçamak cevaplarımdan işkillenmiş olacak ki teyze, pişirmek için aldığı baklayı torbasından çıkardı ve ekledi: “çok soru sordum değil mi? ben de oğluma kız arıyorum; kusura bakma evladım.. güzelsin, alımlısın.. umarım hayalindeki baklayı pişirirsin.” ve bu son sözlerle teyze, beni orada, yolun ortasında, elimdeki baklayla bırakıp evinin yolunu tuttu..

ilk teyze şokunu daha atlatamamıştım ki etrafım bir teyze sürüsüyle sarıldı.. hep bir ağızdan “ah, ne güzel şeysin sen, maşallah, pek cici.. bir şeyler içmez misin? yolandaaa! güzel kızıma bir kahve yapıver, o kurabiyelerden de getir!” dediler.. çaresiz hepsinin çayını, kahvesini içtim; kurabiyelerini, tatlılarını, meyvelerini mideye indirdim.. onlardan ayrıldığımda arkamdan söyle sesleniyorlardı: “sakın yaşlanma, olur mu, evladım?” gülümseyerek yoluma devam ettim. karanlığım kulağıma fısıldıyordu: “senin ölmeni istiyorlar.”

tuulia notu: pek ihtişamlı bir son olmadı galiba, değil mi? aslında buna son bile denemez.. çünkü macera devam ediyor.. ancak dillendirmek de yazıya dökmek de son derece zor..

küçük sarı çiçekleeeeer!

ve böylece sabah akşam aziz yahya seanslarına gitmeye başladım.. her ne kadar etten kemikten bir gerçekliği olmasa da azizin, benimle çiçekleri aracılığıyla iletişim kurduğunu biliyordum; çiçeklerinin huzurunda her zaman tok ve ayık bulunmamı istediğini bildiğim gibi… her sabah kahvaltıdan ve her akşam yemekten sonra o garip kokulu sarı çiçeklere bırakıyordum kendimi..

bir kahvaltı veya bir akşam yemeği kaçırsam sorun olmuyordu.. ama seansları haftalar boyu kaçırmak demek, karanlığın hiç gitmemişçesine, pişkince içine çöreklenmesi; yerine güzelce yerleşip ayaklarını uzatması ve kumandayı ele geçirmesi demekti. kumandanın karanlığın eline geçmesi ise, dünyayı ve üzerindeki yaşamı onun gözlerinden görmek demekti.. karanlığın gözlerinden görülen dünyayı nasıl tasvir edebilirim ki sana, zencefilli turtam? o zencefil bakan gözlerini zencefil kokan ellerinle ovuşturmayı bırak. yoksa sıkıyor muyum seni? oysaki ne istekliydin öykü cinlerimle oynamaya!

o halde sana cevizlerden bahsedeyim.. primatlardan kemirgenlere, dinozor bozması kuşlardan böceklere kadar herkesin gözdesidir ceviz yemişi.. bizim buradaki bazı primatlar kâh ağaçlara sopa fırlatarak kâh onları sallayarak düşürdükleri cevizleri yerlere çala çala kırmaya uğraşırlar.. inan ki ceviz kırmada en başarılı hayvan, kargadır. o kadar başarılıdır ki bazı primatlar, kargayı taklit etmek isterler.. şüphesiz şehrin en bıçkın kuşudur karga.. martılar, her ne kadar, onunla boy ölçüşecek kadar heybetli olsalar da zekâsını alt edemezler.. işte bu yüzdendir ki cevizin en iyisini hep kargalar yer.. zaten ceviz kıran bir martı da görmemişsindir eminim!

bu ceviz sezonunu kapatırken eklemeden edemeyeceğim, ağacından inip gelen cevizin tadı başkadır ve bu sezon, cevizlerin en güzelleri, en datlıları ağaçlarından inerek ayağıma kadar gelmişlerdir. bu kadar ilerlemişken cevizin ne denli kutsal bir yemiş olduğunu da anlatmama izin ver, lütfen..

cevizin aç bünye üzerinde caydırıcı olmaktan öte merak uyandırıcı olan kabuğunun gücü, içindeki meyvesinin olgunlaşmaya başlamasından itibaren dışarıya gönderdiği sinyallerden gelir.. bu sinyaller, ister mistik ister kimyasal olsun ceviz ağacının altında, yanında, dalında ya da üzerindeki havada ne varsa kendine âşık eder.. ceviz yemişinin gücü, süper zekâlı bir insanın beyin gücüne denktir; yani ceviz yemişinin şeklinin beyni andırması boşuna değildir. bu yüzdendir ki cevizin kabuğunu içindeki yemişi parçalamadan kırmak makbuldür. şimdi diyeceksin ki “kafayı cevizlerle mi bozdun, bre zındık?” zındıklığım cevizden olsun, be çayda demlenesi, şifalar şifalısı.. ayrıca söz konusu ceviz olduğunda zındıklaşmayacak birini tanımıyorum.

ceviz konusunda bu kadar atıp tutmam seni yanıltmasın, kızılparem. ceviz benim için geçici bir heves.. inan ki bak! daha önce ne hindibalar, ne ebegümeçleri eskittim ben! bitkisever bir insanım ne de olsa.. yalnız şunu bil, bunlar tüketime yönelik ilişkiler.. işte o sarı çiçeklerle olan ilişkim de sadece çıkar ilişkisi.. yoksa sana duyduğum hayranlığa hiçbiri layık değil! ah, o karşılıksız sevgi! ah, platonik göz! ah, bundan haberin yoktu, öyle değil mi?.. şimdi olduğuna göre lütfen şöyle deme: “ben platonik aşktan pek anlamam. benim aşkım gerçektir.” olur mu?

tuulia notu: bu öyküde yer alan herkes, her şey falan filan derken araya zencefil karıştı.. sanırım 3. kısma geçmek sandığımdan daha uzun sürecek.. hmmm

sokaklar bir garipti.. bazısı bir adım atıyordum ki bitiveriyordu; bazısının ise bin adım da atsam sonu görünmüyordu.. ama korkmuyordum; çünkü karanlığım yanımdaydı. bu garip sokaklar bile benim kibirli karanlığımdan daha karanlık olamazlardı. sahi, ne kibirliydi şu içimdeki karanlık! günbegün şişinip duruyordu..

işte bu yüzden onu dışarı çıkarmalıydım.. artık bana ağır geliyordu.. öyle ağırdı ki sabahları uyanıp yataktan çıkmak, peşimden samara gelirken kuyunun dibinden yukarıya tırmanmaktan daha zordu! tüm bu zorluklara karşın kararımı vermiştim: dışarıya çıkacaktım!

işte, herşey böyle başladı.. bunları zaten biliyorsun, canım zencecim.. ama bilmediğin şey şu: bazı şeyleri yapabilmek için belirli bir akıl dinginliğine ulaşmış olmak gerekir ve inan bana yürümek de o şeylerden biridir.. eğer akıl dinginliğine belirli bir yaşa kadar ulaşamadıysan sonradan ulaşma ihtimalin gitgide azalır. sen, sen ol; akıl dinginliğini akıl dingilliğiyle karıştırma, canım cicim zen. yoksa düz yolda düşüp duran yaşlı teyzeler gibi dingildersin..

işte, akıl dinginliği böyle bir şeydir ve ‘zen’e ulaşmanın en kesin yoludur. şimdi sen, buralara nasıl geldiğimizi; insanın içindeki karanlığı, akıl dinginliğiyle -hem de dingildemeden- nasıl bağdaştırdığımı merak ediyorsundur.. açıklamama izin ver, biricik kök bitkim.. şöyle ki:

karanlık, kendini herşeyden soyutlar; karanlığın olduğu yerde başka hiçbir şey yoktur. akıl dinginliği de belli bir soyutlanma gerektirir. karanlığı içimize aldığımızda bu soyutlanmayı ilk elden yaşarız; karanlığı bütünüyle kabul edip onunla bir olduğumuzdaysa soyutlanmanın kendisi oluruz: yani bir dingin akıl..

işte ben böyle dingin bir akıl olarak sokakları arşınlarken kafamda türlü türlü kuş ötüyor, dans ediyor ve çiftleşiyordu.. bu çiftleşmelerin ürünü olan sevimli yumurtalardan küçük, korkunç ve her daim aç bebek kuşlar çıkmadan ve gecemi gündüzümü viyak viyak birbirine geçirmeden önce sorularıma cevap bulmalıydım.. ah, ne diyeceğini biliyorum, kök bitkilerin en güzeli! diyeceksin ki: “hani sen bir dingin akıldın? bu kuşlar da nereden çıktı? dingillik değildir de nedir şimdi bu?” hayhay, sorularında çok haklısın.. ama makûl bir açıklaması var: hani şu kuşların ötüşüp dans ettiği ve de çiftleştiği o anla bebek kuşların yumurtalarından çıkıp viyakladığı an arasında bir evre var ya! işte, akıl dinginliği tam o araya, yani kuluçka evresine denk geliyor! gördün mü? her zamanki gibi yine ben haklıyım! şimdi sözümü kesme de beni dinle..

çeşit çeşit sokaklarda yürüdüm, be kızılcığım.. hem de dingildemeden; kâh seke seke kâh yerlere baka baka.. sokaklarda bazen ölü şeyler olurdu.. inanır mısın? ölüler bile yerini biliyor. mesela kuşlar gökyüzünde ölür ve bulutlara gömülür, derler.. bu yüzden sokakta yürürken kafamı kaldırıp baktığım yerde asılı bir kuş ayağı gördüğümde hiç şaşırmamıştım.. günlerce o tek ayak ve tek kanat yolumun üzerinde asılı kaldı.. bir kuştan arta kalanlar, etrafındaki hayata öylece tepeden bakıyordu.. bir karga, belki de kara ayaklı bir güvercin… belki altında durup inceleseydim hangi kuşa ait olduğunu bulabilirdim. kargalara ölümü yakıştıramadığımdan olsa gerek güvercin olduğuna inanmak istedim.. ama içimdeki karanlık, onun bir güvercin olmadığını söylüyordu..

başka bir gün yine aynı yolda bir yavru kedi ölüsü gördüm. yaşasaydı çok sevimli bir yavru olacak kedicik, kaldırımda öylece yatıyordu.. belki de parçacıklardan biri değişmişti; bu yüzden ölüydü.. ve bu yüzden o kadar canlıydı.. başka bir gerçeklikte onu çok seven bir ailenin yanında hoplayıp zıplıyordu..

ne var ki, bir kuşun ya da kediciğin ölümü değildi karanlığımı besleyen; ne de gece yatarken düşündüklerim… onu neyin beslediğini inan ben de bilmiyorum, benim kızıl toprak kaçkınım.. çok düşündüm, çok soruşturdum. tüm soruşturmalarım, yolumu aziz yahya‘ya ve onun küçük sarı çiçeklerle dolu bahçesine çıkardı. altı aydan fazla oldu onunla tanışalı.. ona danışmadan önce de danıştıktan sonra da onu çok araştırdım.. kimisi onun mucizelerine inanıp karanlığı hayatlarından nasıl kovduğunu överken diğer bir grup, onun sadece bir şarlatan olduğunu, insanların inanmak istedikleri için bu mucizelere tanık olduğunu ve bir süre sonra bütün şarlatanlıkları ortaya çıktığında gerçek yüzünü göreceklerini iddia ediyordu..

ben, tüm bu olanlara son derece temkinli ve tarafsız yaklaştım; hep uzaktan, hep süzerek dinledim onu.. ama zamanla fark ettim ki onun küçük sarı çiçeklerinin arasında, o garip ot kokusunu içime çekerek geçirdiğim her an içimdeki karanlık, küçülüyordu. diğerleri ne derse desin, aziz yahya gerçekti ve o sarı çiçekler benim kurtuluşumdu..

tuulia notu: dedim ya, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. öyle. bu kuşbeyin, daha neler yumurtlayacak merak ediyorsan bir sonraki kısımda hazır ol..

Cupcakes

içindeki karanlığa baktın mı, sevgili zencefil? ben baktım. hâlâ da bakmaktayım.. bakmaktan gözlerim karardı.. ama öyle değil, sorsalar, kişisel tercihim, yeşil üzüm; çekirdeksiz.. yeşil zeytin de olur; kokteyl. içimdeki karanlık o kadar büyüdü ki beni aşmaya, içimden taşmaya başladı. işte o zaman onu dünyaya göstermek için dışarı çıkmaya karar verdim. ama önce giyecek uygun bir şeyler bulmalıydım..

‘boyfriend jeans’ bu işe uygun olur, diye düşündüm. ne de olsa hatırı sayılır biçimde zayıflamıştım, herhangi bol bir kotu bu modaya alet edebilirdim. evet, yapabilirdim bunu! hem neden olmasındı ki? altına da adi ‘badboy’ daslerimi giydim mi cüce robotlarla dans eden repırdan ne eksiğim olabilirdi ki? olamazdı!

bu ikilinin üstüne yakalı ve düğmeli 35 yaş bluzumu giyerek tezat oluşturmak iyi yaptığım birkaç şeyden sadece biriydi.. bu tezatı; arkada topuz, alında yarım ay perçemle birleştirdiğimde sokaktakilerin, koyu kestane saçlarımın mı yoksa özenle çektiğim yazçizerlerimin mi gözlerimi daha iyi ortaya çıkardığı konusunda kavgaya tutuşmalarına hiçbir şey engel olamazdı. o-la-maaz.–dııı!

kavga edenlerin yanından salına salına geçerken muzaffer ve mağrur gülücükler saçmayı ihmal etmedim. adım peyker olsa ancak bu kadar caka satabilirdim.. ama şu hâlimle bütün peykerlerden daha afiliydim işte! ne de olsa daha az önce kapıdan çıkarken yan yan bakıp dudak büken anaya “burası estambul enneee!” demiş, merdivenlerden âdeta süzülerek inmiş, teraslarda gün batımı izlemiş, vapurlarda martılara simit atmış, minibüslerde taciz edilmiş ve kendimi sokağa atmıştım.

işte dışarı çıkma kararı aldığım o anla sokaktaki ilk adımlarım arasında tüm bunlar olmuştu, sevgili zencef. kota12 hâlâ ‘blucin’ demek ya da intihara teşebbüs edenlere intihar etti, demek kadar macera dolu bir yolculuğa çıktığımın göstergeleriydi bunlar.. bu yolda tanıdığım herkesi, gittiğim her yeri ve yaşadığım her şeyi bu çünlüğün sayfalarına taşımak artık benim için bir şan şeref meselesiydi. kısım 2’de görüşmek üzereydik..

tuulia notu: aa, hım, evet, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. yani benzerlikler, aynılıklar olması mümkündür, hatta belki de bu öykünün baş kahramanı sizsinizdirdir.. öyle.


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar