voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘şüpheli’ Category

tırnaklarımla etimi eşeliyorum; çünkü dışarı çıkmam gerek.. çalıntı mı? hâlbuki hissettiklerimiz çalıntı olamaz; hayır, kelimer, cümleler ve hatta fikirler çalıntı olabilir.. ama hisleri çalabilir misin, sevgili hırsız? belki de gerçek başkadır.. şöyle diyelim: bir klon için hiçbir şey gerçek değildir ve bir klon asla bir şeye sahip olamaz.. bu durumda hisleri de gerçek olamaz..

peki, o hisleri oraya kim koydu? kozayı kim sıvadı? aslı? her klonun bir aslı vardır ama kendisi asla asıl şey olamaz.. bir klon aynadaki imgeden başka bir şey değildir; bir fasad.. etten kemikten bir çocuk olmayı arzulayan tahta çocuk gibi.. halbuki ne diyor, rufus? artık bir çocuk olan pinokyo tekrar oyuncak olmak istiyor..

aslını ortadan kaldırsa bile bir klon, bir taklitten başka bir şey değildir ve her kötü taklit gibi bir sanat eseri olarak ele alınmaz.. çünkü sanat biriciktir.. oysaki klonluğun kendisi bricikliğe karşıdır.. bir klon aslının yerine geçse bile kendine özgü bir kaderi yaşayamaz; benzeş ve hatta özdeş senaryoları tekrarlayıp durur..

bu noktada, kurduğu cümleler bile aynıdır.. “bana kimse destek olmadı.” “ben kendimi var ettim.” gibi.. aslının basit bir tekrarı olmaktan öteye geçemez.. bu yüzden içi hep boştur; onun bir karakteri yoktur; yüzü yoktur; görünmezdir o..

sevgili klon, için o kadar boş ki onu her şeyle doldurabilirsin.. sonsuz sevgiyle, nefretle, dostlukla ya da açlıkla doldurabilirsin.. yine de… yine de kara delik doymaz..

daha önce yaşanmış bir hayatı tekrarlamanın anlamı nedir? diye sorar bazen klon.. kozayı yırtıp atmak; başkası olmak, öz olmak; biricik olmak ister.. eğer, der, beni kimsenin tanımadığı bir yere gidersem o hâlde beni ona benzetemezler.. eğer onu tanımazlarsa benim onun kopyası olduğumu bilemezler.. işte o zaman kendini tarif edilemez bir özgürlük sarhoşluğu içinde bulur.. bu yüzden asla yerleşemez.. hep gezmesi, hep kaçması gerekir klonun.. o, asla ait olamaz çünkü onun bir özü yoktur..

modern hayat, onu boğar.. eski zamanlarda yaşamın çok daha sade olduğunu varsayar.. hanımefendilerin hanımefendi, beyefendilerin de beyefendi olduğu; herkesin birbirine mesafeli davrandığı o eski zamanlara özlem duyar.. göstermelik kibarlık onu memnun eder.. çünkü, der klon, fasad, taklit etmesi kolay olandır. zaten taklit olanı taklit etmekte bir beis görmez klon..

kendi kaderini yaşayamayacağını kısa sürede öğrenen klon, karanlık bir ruh hâlinin pençesinde ilk olarak ölümü düşler.. zaten yaşamıyorum, yarı ölü sayılırım, der.. bazen ölümle randevuları tutmaz; ölüm, bazılarının karşısına birden çıkıp böö demeyi sevdiği kadar söz verip ekmeyi de sever.. bu durumda ölümünü bile kendi eliyle getiremeyeceğini anlayan klon karanlığın karanlığını görmeye başlar..

içi boştur ve boşluğu sonsuz bir karanlık kaplar.. biricik değildir ve elini sürdüğü her şey de biricikliğini yitirir; kendine özgü bir üretim yapamaz.. bir özü olmadığı için yaratamaz.. bu yüzden yok etmeyi düşler.. kendimi yok edemiyorsam o hâlde diğer her şeyi yok ederim, der.. ama sevgili klon, yaratmaya gücü olmayanın, yok etmeye nasıl gücü olsun?

tamam, cevap verme.. bugünkü dersimizde öğrendiğimiz kadarıyla bir klon, ancak dünyayı yok etmek suretiyle intihar edebilirmiş.. tabiî sıkıcı kahraman gelip onu öldürmezse.. ah, şu kozmik şakacı.. yani? klon olmayın – saçma bir öneri biliyorum, o hâlde şöyle diyelim, bir klona asla böyle bir öneride bulunmayın; klonlanmayın ve klonlarla arkadaş olabileceğiniz yanılgısına düşmeyin.. ha bir de, bir klona asla klon olduğunu bildiğinizi belli etmeyin..

Reklamlar

karanlığımın peşi sıra ilerliyorum.. yolda yürürken kulağıma fısıldadıklarını zihnimde tekrarlıyorum.. ruhuma eziyet etmesine izin veriyorum çünkü johan’ın meyveleri kuru ve acı.. artık hiç gülümsemiyorum; burada hava ağır ve kasvetli..

eğer gittiğim her yere cehennemimi de götürüyorsam ne kadar zaman geçmeli ki cennet sandığım diyarlar cehenneme dönüşsün? ya benim cehennemim, bana değil de toprağa kök saldıysa? o halde ister koşarak, ister uçarak uzaklaşamam mı ondan? toprak her yerde aynı değil.. çünkü toprak da havayla besleniyor ve inan güzel diyar’da hava bir başka!

aziz yahya’nın çiçekleri gözlerimi kamaştırıyor.. artık ondan kaçmak istiyorum; gün ışığına çıkamayışımı karanlığın beni yutmasına değil astigmatlı gözlerime bağlamak istiyorum.. ancak bu sarı çiçek bahçesinin gözlerimi zehirlediği gerçeğini artık kabul etmem gerek.. bu gözler karanlığa o kadar alıştı ki astigmat, ancak karanlığın isteyeceği bir dost olabilir..

johan, omzumun üstünden kulağıma fısıldıyor: “bu söylediklerinin hiçbir anlamı yok biliyorsun değil mi?” evet, biliyorum.. suratındaki alaycı, küçümseyen sırıtışı sezinleyebiliyorum.. çünkü aziz de olsa düşmüş da olsa ikisi aynı; çiçeklerin sahibi ve karanlığın uşağı aslında aynı.. çünkü isimleri bile aynı; bir etimolog edasıyla bunu söyleyebilirim..

aylardır ayamadığım bu gerçeğin bir süredir farkında olsam da ilk defa bunu sesli olarak ifade etme ve kabullenme gereğini duyuyorum.. sessizce dönüp johan’a gülümsüyorum, “johan, beni çöle götür; artık savaşmayacağım.” şaşırıyor, “ama karabatağım, çölde hiç meyve yok ki?” çölde meyve var, johan.. hem de çöl meyvesi; hem sulu hem acı..

yoldayız.. gidiyoruz.. nereye? mabede.. mabede? manastıra mı? ben zaten manastırdan mezun oldum; neden geri döneyim ki? mabed, illa manastır mı yani? hayır.. eskimiş arabaları koydukları yer var ya? araba mezarlığı mı? hah, oraya gidelim.. yukarıda bir tane kızılderili mezarlığı var; ölen arabanı oraya gömersen bir hafta içinde canlanıyormuş.. ama geri gelen şeyin senin araban olduğuna dair teminat veremiyormuş yüce ruhlar.. hıı.. ama bizim arabamız yok ki, johan!

bahar temizliği sırasında bulduğum yohanfaberkastel kalem, silgi ve boyalarımı lazım olursa diye yanıma aldığım iyi olmuş.. güzel diyar’ın resimlerini yapacağım; johancım bak, senin vatanın burası.. artık hiç korkmuyorum.

psikiyatr ile olan randevuma güzel diyar’ın resimlerinden biriyle dalıyorum..
– geç mi kaldım?
– umarım çok geç kalmamışsınızdır.. yoksa vakit kaybı olacak..

doktor bey ile aramızda masa, sehpa vs. yok.. “hasta” ile arasına masa gibi şeyler sokan psikiyatrlar, güvensiz ve eleştriye kapalı olurmuş; hâlbuki danışmanın da danışandan öğreneceği çok şey varmış.. aslında iletişime ve paylaşıma kapalı bir zihnin maddesel dışa vurumuymuş masalar, sehpalar vs.
– evet, bugün ve bundan sonraki her görüşmemizde pandoranın kutusunu açacağız.. görmeyi ummadığın şeyler görebilirsin.
– hay hay, açalım.. ancak içinden ne çıkacağını biliyorum; daha önce çok kereler açıp açıp içine baktım; sohbetler ettim.. içinden johan çıkacak.
– johan? bu johan, sevgilin mi oluyor?
– johan, birinin sevdiceği olamayacak kadar kendine düşkündür..
– hmmm, bana seni hatırlattı..
– daha yeni tanıştık, doktor! anneanneler gibi “ben insanı gözünden tanırım.” demeyeceksin değil mi?
– hayır, demeyeceğim. bugünlük bu kadar. yarın yine gel.. ya da gelme, fark etmez.. çat kapı gel en iyisi; sürpriz olsun. hazırlıksız yakalanmak istiyorum..
– peki o hâlde bir sonrakinde şeyde buluşalım..
– nerede?
– ııı, şeyde.. celile’de
– celile’de! hay hay! johan da gelecek mi?
– o gelmese de olur. asıl marangoz gelsin. ona soracaklarım var.
– ne gibi?
– sadece ona..
– peki. görüşürüz.
– görüşürüz.

gerçekten.. hepsi gerçek. o bilgenin dediği gibi: “gerçek burada bir yerlerde.” işte. johan, bir sepet meyveyle kapımda belirdi.. zaman az..

White_chicken_egg

beyaz atlı prens, beyaz gül, beyaz gelinlik, beyaz iç çamaşırı, beyaz çarşaf, beyaz dantel, beyaz eşya; pamuk beyaz, kar beyaz, süt beyaz, peynir beyaz, rakı beyaz, bulut beyaz.. hep birilerinin kalbi kadar temiz olan beyaz sayfa, karanlıkta bir yol gösterici olarak ışıldayan beyaz dişler, kendi kendini yiyip bitiren sigaranın beyaz mantosu, hiç kirlenmeyecekmiş gibi duran beyaz silgi, komşununkinden muhakkak ki daha beyaz olan o beyaz tüller, kirlenmesi durdulamayan beyaz masa örtüsü, bir sağlık belirtisi olarak beyaz göz akları, cinselliğini bir silah gibi kullanmayı yeni yeni öğrenen ortaöğrenim kızının beyaz gömlek-beyaz sütyen ikilisi, başı sonu belirsiz beyaz yalanlar ve birer türk klasiği olarak beyaz çorap, beyaz spor ayakkabı ve en bi’ takdire şayan beyaz araba.

beni bu hususta prensin beyaz atı ilgilendiriyor. yani prenslerimiz artık at kullanmıyorlar; onun yerine bilmem kaç beygir güçlü motorlu araçlar kullanıyorlar. şehirli pirenslerimizin “beyaz attan indim beyaz arabaya bindim” hissiyatı içerisinde kırolaşmalarına bir neden, anlam vs. bulma çabası içerisindeyim. mesela bu beyaz arabanın kıroluğu sadece türklere mi işliyor? yani bu konuyla ilgili çok ciddi sorularım var.

mesela kaç tane tanıdığımızın beyaz arabası var? ya da beyaz arabalı kaç insan evladı tanıyoruz? ya da arkadaşlarımız arasında beyaz arabası olup da kıro değildir değimiz kimse var mı? ya da tanıdıklarımız arasında beyaz arabası olup da bu kırodur dediğimiz var mı? ya da ya da ya da…

***

tekrar düşündüm de ben buradan ilgili kişiye seslenmek istiyorum:

ey beyaz atlı prens! sana beyaz arabalar aldıran ülkem koşullarına lanet etmeyeyim de ne yapayım? kırda bayırda beyaz atınla gezince pirens oluyorsun da şehirde altına beyaz arabayı çekince neden kırolaşıyorsun, a gülüm? ha? söyle bana..

***

sordum soruşturdum. kıro olarak nitelendirilen araba markalarının maddi alım gücü düşük insanlar için daha uygun birer seçenek olması ve bu arabaların genelde 3-4 renk seçeneği ile sunulmaları ve siyah ya da kırmızı sevmeyen gencimizin biçare beyazı seçeceği yönünde fikirleri olan beyinlerle bu konuyu tartıştım.

beyaz arabaların genelde ticari araba olarak satışa çıkarılması ya da alınması ve bu yüzden daha ucuz olacağı; beyaz renk üzerinde amblem vs.nin daha görünür olması ve yine imkânı olmayan gençlerimiz tarafından tercih edilmelerinin anlaşılır olması hususunda da aynı beyinlerle fikir tokuşturdum.

yetmedi bilim arkadaşlarımla yaptığım yoğun araştırmalar sonucunda güvercinlerin bile beyaz arabalı insanları kıro olarak niteleyip yakaladığı bütün beyaz arabaların üstüne var gücüyle pislediğini ortaya çıkarmam da cabası oldu. ayrıca önceki araştırmalarımızda görmüştük ki güvercin dediğimiz kanatlı can, hiç de aptal olmadığı gibi renkler konusunda biz iki ayağı üzerinde dolananlardan çok daha duyarlıydı. yani bir güvercin, beyazlar arasındaki en beyazı ya da turuncudan kırmızıya giden bütün ara tonları seçebildiğini söylerse size, inanın.

kanatlı şeylere olan saygım ve sevgim bir yana, sevgili türk kırolarını bir an önce beyaz araba sevdasından vazgeçmeye çağırıyorum. geleceğimle, aşk hayatımla oynuyorsunuz gençler! lütfen! seçim yapmak zorlaşıyor. çeşitli nedenlerle beyaz araba almak zorunda kalan haysiyetli ve nitelikli cengâverlerle aramdan çekilin bakiiim!

sevdicek, araba mühim değil. inan ki bak. aşabiliriz bu sorunlarımızı.. hem bak oku şu özlü paragrafı sen bi.. beyaz meyaz hikâye ama dedim ya beynin ne durumda?

ceviz kırmak sağlıklıdır - bakınız, abla ne kadar mutlu

sahilde sandal kiralayıp gezelim, diyor.. ziller çalıyor; hem de hiç susmadan.. boğuşmalar, ipler, bıçaklar; hayattaki olumsuzlukların tek bir kişiye yüklenmesi.. aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak.. yüz yüze görüşmeyi bu kadar istemek; yüzünü görmeyi bu kadar istememek..

şimdilerde şuraya takılıyorum.. yapsam mı? etsem mi? diye sorular soruyorum. her seferinde diyor ki: “tabii, ne duruyorsun? hemen atla! geçmişi bırak, bugüne bak.” o da öyle demişti: “hemen! hiç durma!” ama şöyle böyle diye çekincemi belirtince de çıkışmıştı: “tuulia, görüşmeyeli zekâ katsayında bir düşüş mü oldu?” anlamamıştım.. cevizlerle zekânın ne ilgisi var ki? kafamla mı kırıyorum ben bu cevizleri?

“kızım, sen burada ‘öyleydi böyleydi’ derken cevizler oldu; millet topladı, yedi, turşusunu kurdu vs. derken bütün çekmeceler, dolaplar, gizli odalar ve halı altları ceviz kabuklarıyla doldu!” doğruuu! diyecek bir şey yok.

geçenlerde yolda gidiyorum; iki tane kadın, bir ağacın altında durmuşlar, kafalar yukarı bakıyor, birinin eli de havada: “aa bak bak cevize bak!” ben de kaldırdım kafayı baktım o cevize.. yani işte böyle yeşil bir şey.. abla, pazarda onun olmuşu var keh keh, demedim kadına. yine geçenlerde başka bir kadın, ağaçtan cevizleri hoplaya zıplaya yonaklıyor.. ne ceviz meraklısıymış millet yahu! dedim.

sonra işte aslında fındık kırmak daha kolaymış; hem fındık küçük köpek adı olurmuş, sevimliymiş ama ceviz olmazmış, ceviz kırmak için insanın binbir takla atması gerekirmiş; ama işte cevizin tadı daha güzelmiş.. tabii ki de daha güzel.. hem saçlara, hem gözlere vs.. ama aslında en büyü(n)k başarı hindistan cevizi kırmakmış.. yani, hadi gel ortada birleşelim; kırdın mı hindistan cevizi kıracaksın; sütünü içip etini yiyeceksin.. değil mi? aşağısı kurtarmaz.. yok, yok vallahi kurtarmaz..

hilarynut

“bütün bunları yapmak bana da çok zor geliyor, ama yine de sabahın köründe kalkıp oralara gidiyorum çünkü yaşamak çok güzel.”

deniz kuşları sustu. arıların içi kavrulmuş.. yine de makarnanın suyu, çorbanın tuzu derken etekler uçuşuyor.. mutfakta hiçbir bacak öyle havalarda gezmez.. deniz kuşları, yavrulamaya devam ediyor. kargaların söyleyecek çok şeyi var.

neden yazıyorum?

neden yazamıyorum?

“solaklar çok zeki olurmuş. siz de çok zeki misiniz acaba?”

“bak bu da bizden; sol eliyle yazıyor.”

elimi sıkarken dudak hareketleri şöyle buyuruyor: çok güzelsin. sonra da fısıltısı ekliyor: biliyorsun zaten; söylememe gerek yok. kendimi güzel bulmuyorum. yine de güzel olmayı hiç dilemedim.

deniz kuşlarını dinliyorum. deniz kuşlarına, şehirde çöp kuşları deniyor.

şansımı denemek istiyordum; yeterince enerji ve umut depoladığımı düşünüyordum; diyecektim ki: “bir sonraki hayal kırıklığı ve hüsran gelsin, lütfen!” ikisi el ele. yaşamak çok güzel, diyen herkesi…

insanlar gerçekten salak, kendini bilmez ve zırvalar. ceviz yiyorum.

bir şeyler olmakta.. hepsini yazacağım.. ama öncelikle özet başlıklar geçelim:

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı..

sapığın yazı!

dolmuşta baştan çıkarma sanatı.

evet, başlıklardan az çok anlaşıldığı üzere dolu dolu bir hafta geçirmişim, öyle değil mi, sevgili çünlükseverler? şimdi asıl şeye gelelim..

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı.. öncelikle domuz gribinin türkiye’ye sağ salim girişini kutluyoruz; kollarımızı iki yana açarak kendisini karşılıyoruz. neden geç kaldın, diye de sitem ediyoruz. bu haberi duyan tamiflular, raflarda kıpırdanmaya, birbirlerinin üzerinden atlamaya başlamışlar bile.

domuz gribi, geldi. ama geç kaldı.. çünkü tuulia çoktan başka griplerle fingirdeşmeye başlamıştı bile.. ciddi bir şey değildi.. sadece bir gönül oyunuydu.. en azından tuulia öyle sanıyordu.. bir haftanın sonunda anladı ki gribin gitmeye niyeti yok, yerleşmiş yüzsüz. hayatında hiçbir griple ilişkisi 3 günden fazla sürmeyen tuulia bir haftadır yataktan çıkamamaktan yakınmaya başlamış; yeter artık insan içine çıkamıyorum senin yüzünden, diye isyanlardaymış.

4 silahşörler, mide bulantısı, baş dönmesi, boğaz enfeksiyonu ve ses kısılması, soğuk algınlığının davetiyesiyle tuulia’nın kıramadığı cevizleri, hindistan cevizi olarak bir bir kafasında kırmaya başlamışlar.. h’lerini n’lerini ve rakamlarını tutturamadığımız bu virüsün yol açtığı gribe tuulia domuz gibi gribi ismini takmış çünkü kendisi domuz gibi maşallah! kendisiyle ilişkisini sürdürmeye kararlı insan stalkerlardan sonra zavallı tuulia’nın bu virüs stalkerla olan maceralarını buradan izleyebilirsiniz. şimdi konuyla az çok ilintili ikinci başlığımıza geçelim.

sapığın yazı! ortalarda pek yaz havası olmasa da sapıkları, bu yazı tuulia ile geçirmeye karar vermişler anlaşılan. muhabirimize konuşan tuulia şöyle dedi: “hepsini bir odaya toplasam, hanginiz beni en çok seviyor, diye kavgaya tutuştursam, birbirlerini gebertseler filan..” anlaşıldığı üzere tuulia, e-postalar ve telefon mesajlarından sonra adresine gelen mektuplarla da taciz edilmeye devam ediyormuş.

evet, yanlış okumadınız, sapıkseverler! evine mektup geliyormuş hem de on yıl önceki hortlaklardan.. mektup eline 10 yıl sonra ulaşmış olsaymış bu kadar sinir olmazmış, hayır, 10 yıl öncesinin hortlağı bugün bu mektubu yazıyormuş.. diyormuş ki: işte tuulia’ya benzeyen birini görmüş, peşinden gitmiş, onu arasınmış filan.. ve daha ne fındıklar: bu dünyada sadece tuulia için atan yürekler varmış, falan.. off.

dolmuşta baştan çıkarma sanatı. merhaba, ben tuulia. sunucuyu gönderdim. çünkü söylediklerimi çarpıtıyordu. muhabir de yavşağın tekiydi zaten.. haftanın en önemli olayını sansürsüz ve abartısız kendim sunmak istedim. iyi yapmış mıyım? evet, bence yapmışım ki damperli kamyonlarda başlayıp dolmuş taksilerde biten bu maceramızı benden başkası anlatamazdı. evet.

olayların öncesini hatırlamıyorum ama ben, kardeş ve kardeşin karısı yabancı olduğumuz bir caddede benim iki damperli kamyonla olan hesaplaşmam adına toplanmışız. kamyonlarda benim için çok değerli olan şeyler varmış. ne yazık ki ne olduğunu artık hatırlamıyorum. sonuç olarak iki damperli kamyon caddede bizden hızla uzaklaşırken yayan bir şekilde onları nasıl takip edeceğimiz sorusu aklımıza düşüveriyor.

biz bunu düşüneduralım, kamyonlardan biri bize daha yakın bir sokağa bir diğeri de bir üstteki daha uzak sokağa dönerek gözden kayboluyorlar. “onları kaybedemeyiz! çabuk! takip etmeliyiz!” diye anırıyorum. ama hangisini takip etmeli? kardeş hızlı düşünerek yakın sokağa dalış yapıyor. beni hayal kırıklığına uğratmadığı için eh, tabii ki, diye seviniyorum içimden. “merak etme hepsi aynı yere gidiyor. birini yakalasak yeter!” diye teselli ediyor beni arkasından koşarken.

sonra bir bakıyorum, sokağın içinde beyaz bir toros; kardeş, şoföre eğilip bir şeyler söyledikten sonra arka koltuğa atlıyor. şaşırıyorum ama aynı şeyi yapmam konusunda beni ikna ediyor. beyaz toros içindeki iki şahıs, yurdumuzun sokaklarında beyaz toros içinde görmeye alışkın olduğumuz iki şahıs. arabaya binince içerisinin düşündüğümden çok daha geniş olduğunu fark ediyorum. sonra bir bakıyorum bu toros, bir dolmuş taksiymiş ve içerisi insan kaynıyormuş!

son olarak yakışıklı bir zenci biniyor ve sürücüye bir şeyler dedikten sonra dönüp bana bakıyor. ne oluyor len? diye düşünürkene yanımda bitiveriyor cengâverimiz. en arkadaki koltuğun kapıya yakın kısmında yan yana otururken bir bakmışım bizim zenci, muhabbete dalmış benimle.. sonra bir bakmışım elimi eline almış.. böyle bir cilveleşmeler falan.. ben de ilginçtir höt! terbiyesiz! demiyorum, gayet rahatım hatta..

en sonunda muhabbet, şu noktaya kayıyor; cengâverimizin laflarını aynen aktarıyorum: “how old are you? can I deflower you?” işte o an ipler kopuyor.. ben kafamın içinde olayları tartmaya başlıyorum.. cevap verme gereği bile duymadan kafamdan şu düşünceler geçiyor: evet, bütün bunların altında o çekik gözlü, yakışıklı zenci konuşması var.. bu yüzden şimdi bunları görüyorum..

rüyada görmekte olduğu rüyayı tahlil eden tuulia, başka bir boka yaramamakta ve sonrasında uyanmaktadır.. damperli kamyonlarda ne vardı asla öğrenemeyeceğim.. bilinçaltım beni eğlendiriyor..

vice

sonuçta e-posta elime ulaştı.. neymiş? bir kere sevgili doktor, insanlarda saplantı uyandırabileceğim gerçeğini kabullenmek istemiyorum.. hele hiç tanımadığın ve hakkında kulaktan dolma bilgiler dışında bir halt bilmediğin bir insana saplantı derecesinde âşık olmayı hiç kabul etmiyorum.

yüzüme maske takıp dolaşırsam stalker hanem kabarmayı keser mi acaba? afganistan’a mı gitmeliyim? burkamın altından nasıl bir aura ya da feromon yaymalıyım ki stalker dostlarım bana “I will love you till the end of the world” gibi zırvalıklar dizsinler? doktor, ben normalim; onlar hasta!

patolojinizi de alın ve gidin, sütleğen kılıklı hibiskus düşmanları sizi! sonra diskoda dans eden vampirlere bakıp gülüyorum.. hapisanede aşk yaşayan düzcinsel erkekler, falan.. onlar da hapisten kaçıp diskoda dans ediyorlar.. stalker, beni diskoya götür, desem mesela saçmalamış mı olurum? naif insan modundaki stalker, nahif aklıyla aklımı çelebilir mi?

spor salonundaki ergenlere bakıp okuduğum mangalardaki uke ve seme-canlara ne kadar benzediklerini düşünüyorum.. bizim gençliğimizde ergenler bu kadar güzel değildi.. buna ne diyeceksin, doktor?

“efendim, siz spor izlemiyorsunuz! siz, televizyondan oğlan beğeniyorsunuz!” diyor mesela, sevgili aduket.. insan kendini tanımak için başkalarıyla ilişkide bulunmalı.. ne kadar çok ilişki o kadar çok ayna.. benim aynalarım kırılmış sanırım..

***

en güzel karın yağdığı şehirde, içki ve tantuni arkadaşımla girişteki masada oturup gece yarısı rock’n’roll seansında dans eden sarhoş çiftleri izliyoruz.. “afedersin, bir şey sorabilir miyim? arkadaşından çok hoşlandım onu öpebilir miyim?” “sormayı bile deneme..” zira kendisi hem sadık hem seçici.. “o zaman seni öpebilir miyim?” demek ki ben o kadar da sadık ya da seçici durmuyorum.. umrumda bile değil.. “olur.” o zamanlarda şu cibiliyetsiz daha çıkıp I kissed a girl and I liked it, diye anırmıyor..

bardaki hatunların en leşi, toksik ağzıyla beni yutmaya uğraşıyor.. ne yapmalı, kibarca kafayı yana çevirmeli, bu işkence burada bitmeli.. “teşekkür ederim.” bir de bana sor! katy, senden hoşlanmıyorum ve sana katılmıyorum; söyleyeceklerim bu kadar.

sıkıldım. gerisini yazmayacağım.. bir gün mahallemin çeşitli noktalarında bekleyen stalkerlar görme endişemi şımarıklık olarak görenler, stalkerlarımızı çarpıştıralım mı?

pis insan notu: bu arada gerçekten baş ucuna dizdiği dizi dizi aşk romanları varmış..


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,818 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar