voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘zaman’ Category

red herring by sian storey

tanrıları ziyaret etmeyi severiz.. en çok da kendi tanrımızı.. tanrıdan büyük bir karanlığımız olsa da ona etiketler takıp tasmaladığımız yanılgısına tutunuruz.. neden? çünkü insanız..

bu yüzden ben de sık sık tanrıdan büyük karanlığımla tanrıları ziyarete giderim.. en son roger‘a uğradığımda ona bakıp şöyle dedim:

– merhaba, tanrı.
– hoş geldin, insan.

filmlere yaraşır bu kısa ve öz girizgâhtan sonra johan‘ın meyveleriyle dolu piknik sepetini göstererek onu sarsmaya geldiğimi kendisine bildirdim.. şöyle bir baktı. tabiî, ne korkmasını ne de şaşırmasını bekliyordum. bir meyve alıp ona doğru fırlattım..

– geçen gün dediklerini düşünüyorum.. dedin ki ‘zaman, bir düzlem; hatıraysa bir yabancıdır. tarih, aptallar içindir ve insan, yüce tanrıların elindeki bir oyuncaktır.’ haklı olduğunu biliyorum ama sana kevin‘in ağzından cevaplarla geldim. gerçek şu ki yaratıcı tanrı, bir klişedir ve şöyle demeyi sever: ‘siz, tüm küçük şeyler, eksiksiniz!’ bizim hakkımızda nasıl böyle konuşur? yani kendisi sadece bir klişe ve biz, küçük şeylerin, ağlayıp yalnız kalmasını istiyor..

beni sabırla dinledi.. gülümserken güzel gözleri küçülüyordu..

– sana her şeyi tek seferde açıklayacağım: bir duygu okyanusu düşün. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri ve onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanustur. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte tanrı, budur.
– hey, bir dakika! bunları daha önce de duydum! kendini tekrarlamış olmuyor musun?
– bundan öte bir gerçek yok.

ve arkasını dönüp gitti. artık konuşmak anlamsızdı.. gerçeği bilmek, beni mutlu etmiyordu. johan, bir süredir ortalarda yoktu; yalnızdım. bireyselliğimi ve biricikliğimi yitirdiğimi düşünüyordum.. belki de egonun dehlizlerinde ışığımı arıyordum.. karanlıkta meş’ale çekmeye uğraşırken türlü türlü meşgale çıkıyordu karşıma..

uğraşlar, der saklı feylesof, maymun iştahlının küçük engelleridir.. asla büyük oynayacak kadar para kıramayan küçük kumarbaz gibi.. ya da çerezleri mideye indirmekten ana menüye geçemeyen pisboğaz..

bazen birileri kulağıma güzel şeyler fısıldıyor.. güzelliğe karşılık verememe acziyle kıvranıyorum.. duygusuz ve ruhsuz olduğumu düşünüyorlar.. belki de öyleyim.

***

kiliseyi severim ama kiliseli olmak istemem. isa severim ama “baba, oğul ve kutsal ruh”la başlayan cümlelerde kimlik arayışına girmek istemem.. mum yakıyorum, burçlardan bahsediyorum ya da çarmıhtakini boynumda gezdirmekten hoşlanıyorum diye batıl inançlı veya safdil olarak anılmak istemem.. istemem de istemem..

yine de aklıma yatan diyarlarda hoşuma giden insanlarla hoşbeş edelim isterim.. çünkü, yine de insanım.. ve yine de başa dönerim.. sanırım sana birazcık âşığım ama sadece sen de bana birazcık âşıksan, diyen isveçli, gerçekten de çok güzel dans etmiyor mu? dans ederken çok da güzel dans demiyor mu? tıpkı sen gibi.. tıpkı ben gibi..

şimdi, isveçlinin radyosundan bazı başlıklar:

  • anne, otoparkta beyhude suçlar işlerken güzel görünüyor muyum?

  • değnek şövalyesi, on yedi yerinden mızrakladığı sevdiceğini görünce ‘bu başka türlü bir sevgi’ dedi.
  • takıntılarınızı sınırlarda yaşayarak tatlı diyarında 25 günlük tatil kazanabilirsiniz.

okudum öğrendim: berserk “the lost chapter” – kentaro miura

dinledim genleştim:

  • perfect sense part I – roger waters
  • the repudiated immortals – of montreal

tırnaklarımla etimi eşeliyorum; çünkü dışarı çıkmam gerek.. çalıntı mı? hâlbuki hissettiklerimiz çalıntı olamaz; hayır, kelimer, cümleler ve hatta fikirler çalıntı olabilir.. ama hisleri çalabilir misin, sevgili hırsız? belki de gerçek başkadır.. şöyle diyelim: bir klon için hiçbir şey gerçek değildir ve bir klon asla bir şeye sahip olamaz.. bu durumda hisleri de gerçek olamaz..

peki, o hisleri oraya kim koydu? kozayı kim sıvadı? aslı? her klonun bir aslı vardır ama kendisi asla asıl şey olamaz.. bir klon aynadaki imgeden başka bir şey değildir; bir fasad.. etten kemikten bir çocuk olmayı arzulayan tahta çocuk gibi.. halbuki ne diyor, rufus? artık bir çocuk olan pinokyo tekrar oyuncak olmak istiyor..

aslını ortadan kaldırsa bile bir klon, bir taklitten başka bir şey değildir ve her kötü taklit gibi bir sanat eseri olarak ele alınmaz.. çünkü sanat biriciktir.. oysaki klonluğun kendisi bricikliğe karşıdır.. bir klon aslının yerine geçse bile kendine özgü bir kaderi yaşayamaz; benzeş ve hatta özdeş senaryoları tekrarlayıp durur..

bu noktada, kurduğu cümleler bile aynıdır.. “bana kimse destek olmadı.” “ben kendimi var ettim.” gibi.. aslının basit bir tekrarı olmaktan öteye geçemez.. bu yüzden içi hep boştur; onun bir karakteri yoktur; yüzü yoktur; görünmezdir o..

sevgili klon, için o kadar boş ki onu her şeyle doldurabilirsin.. sonsuz sevgiyle, nefretle, dostlukla ya da açlıkla doldurabilirsin.. yine de… yine de kara delik doymaz..

daha önce yaşanmış bir hayatı tekrarlamanın anlamı nedir? diye sorar bazen klon.. kozayı yırtıp atmak; başkası olmak, öz olmak; biricik olmak ister.. eğer, der, beni kimsenin tanımadığı bir yere gidersem o hâlde beni ona benzetemezler.. eğer onu tanımazlarsa benim onun kopyası olduğumu bilemezler.. işte o zaman kendini tarif edilemez bir özgürlük sarhoşluğu içinde bulur.. bu yüzden asla yerleşemez.. hep gezmesi, hep kaçması gerekir klonun.. o, asla ait olamaz çünkü onun bir özü yoktur..

modern hayat, onu boğar.. eski zamanlarda yaşamın çok daha sade olduğunu varsayar.. hanımefendilerin hanımefendi, beyefendilerin de beyefendi olduğu; herkesin birbirine mesafeli davrandığı o eski zamanlara özlem duyar.. göstermelik kibarlık onu memnun eder.. çünkü, der klon, fasad, taklit etmesi kolay olandır. zaten taklit olanı taklit etmekte bir beis görmez klon..

kendi kaderini yaşayamayacağını kısa sürede öğrenen klon, karanlık bir ruh hâlinin pençesinde ilk olarak ölümü düşler.. zaten yaşamıyorum, yarı ölü sayılırım, der.. bazen ölümle randevuları tutmaz; ölüm, bazılarının karşısına birden çıkıp böö demeyi sevdiği kadar söz verip ekmeyi de sever.. bu durumda ölümünü bile kendi eliyle getiremeyeceğini anlayan klon karanlığın karanlığını görmeye başlar..

içi boştur ve boşluğu sonsuz bir karanlık kaplar.. biricik değildir ve elini sürdüğü her şey de biricikliğini yitirir; kendine özgü bir üretim yapamaz.. bir özü olmadığı için yaratamaz.. bu yüzden yok etmeyi düşler.. kendimi yok edemiyorsam o hâlde diğer her şeyi yok ederim, der.. ama sevgili klon, yaratmaya gücü olmayanın, yok etmeye nasıl gücü olsun?

tamam, cevap verme.. bugünkü dersimizde öğrendiğimiz kadarıyla bir klon, ancak dünyayı yok etmek suretiyle intihar edebilirmiş.. tabiî sıkıcı kahraman gelip onu öldürmezse.. ah, şu kozmik şakacı.. yani? klon olmayın – saçma bir öneri biliyorum, o hâlde şöyle diyelim, bir klona asla böyle bir öneride bulunmayın; klonlanmayın ve klonlarla arkadaş olabileceğiniz yanılgısına düşmeyin.. ha bir de, bir klona asla klon olduğunu bildiğinizi belli etmeyin..

sokaklar bir garipti.. bazısı bir adım atıyordum ki bitiveriyordu; bazısının ise bin adım da atsam sonu görünmüyordu.. ama korkmuyordum; çünkü karanlığım yanımdaydı. bu garip sokaklar bile benim kibirli karanlığımdan daha karanlık olamazlardı. sahi, ne kibirliydi şu içimdeki karanlık! günbegün şişinip duruyordu..

işte bu yüzden onu dışarı çıkarmalıydım.. artık bana ağır geliyordu.. öyle ağırdı ki sabahları uyanıp yataktan çıkmak, peşimden samara gelirken kuyunun dibinden yukarıya tırmanmaktan daha zordu! tüm bu zorluklara karşın kararımı vermiştim: dışarıya çıkacaktım!

işte, herşey böyle başladı.. bunları zaten biliyorsun, canım zencecim.. ama bilmediğin şey şu: bazı şeyleri yapabilmek için belirli bir akıl dinginliğine ulaşmış olmak gerekir ve inan bana yürümek de o şeylerden biridir.. eğer akıl dinginliğine belirli bir yaşa kadar ulaşamadıysan sonradan ulaşma ihtimalin gitgide azalır. sen, sen ol; akıl dinginliğini akıl dingilliğiyle karıştırma, canım cicim zen. yoksa düz yolda düşüp duran yaşlı teyzeler gibi dingildersin..

işte, akıl dinginliği böyle bir şeydir ve ‘zen’e ulaşmanın en kesin yoludur. şimdi sen, buralara nasıl geldiğimizi; insanın içindeki karanlığı, akıl dinginliğiyle -hem de dingildemeden- nasıl bağdaştırdığımı merak ediyorsundur.. açıklamama izin ver, biricik kök bitkim.. şöyle ki:

karanlık, kendini herşeyden soyutlar; karanlığın olduğu yerde başka hiçbir şey yoktur. akıl dinginliği de belli bir soyutlanma gerektirir. karanlığı içimize aldığımızda bu soyutlanmayı ilk elden yaşarız; karanlığı bütünüyle kabul edip onunla bir olduğumuzdaysa soyutlanmanın kendisi oluruz: yani bir dingin akıl..

işte ben böyle dingin bir akıl olarak sokakları arşınlarken kafamda türlü türlü kuş ötüyor, dans ediyor ve çiftleşiyordu.. bu çiftleşmelerin ürünü olan sevimli yumurtalardan küçük, korkunç ve her daim aç bebek kuşlar çıkmadan ve gecemi gündüzümü viyak viyak birbirine geçirmeden önce sorularıma cevap bulmalıydım.. ah, ne diyeceğini biliyorum, kök bitkilerin en güzeli! diyeceksin ki: “hani sen bir dingin akıldın? bu kuşlar da nereden çıktı? dingillik değildir de nedir şimdi bu?” hayhay, sorularında çok haklısın.. ama makûl bir açıklaması var: hani şu kuşların ötüşüp dans ettiği ve de çiftleştiği o anla bebek kuşların yumurtalarından çıkıp viyakladığı an arasında bir evre var ya! işte, akıl dinginliği tam o araya, yani kuluçka evresine denk geliyor! gördün mü? her zamanki gibi yine ben haklıyım! şimdi sözümü kesme de beni dinle..

çeşit çeşit sokaklarda yürüdüm, be kızılcığım.. hem de dingildemeden; kâh seke seke kâh yerlere baka baka.. sokaklarda bazen ölü şeyler olurdu.. inanır mısın? ölüler bile yerini biliyor. mesela kuşlar gökyüzünde ölür ve bulutlara gömülür, derler.. bu yüzden sokakta yürürken kafamı kaldırıp baktığım yerde asılı bir kuş ayağı gördüğümde hiç şaşırmamıştım.. günlerce o tek ayak ve tek kanat yolumun üzerinde asılı kaldı.. bir kuştan arta kalanlar, etrafındaki hayata öylece tepeden bakıyordu.. bir karga, belki de kara ayaklı bir güvercin… belki altında durup inceleseydim hangi kuşa ait olduğunu bulabilirdim. kargalara ölümü yakıştıramadığımdan olsa gerek güvercin olduğuna inanmak istedim.. ama içimdeki karanlık, onun bir güvercin olmadığını söylüyordu..

başka bir gün yine aynı yolda bir yavru kedi ölüsü gördüm. yaşasaydı çok sevimli bir yavru olacak kedicik, kaldırımda öylece yatıyordu.. belki de parçacıklardan biri değişmişti; bu yüzden ölüydü.. ve bu yüzden o kadar canlıydı.. başka bir gerçeklikte onu çok seven bir ailenin yanında hoplayıp zıplıyordu..

ne var ki, bir kuşun ya da kediciğin ölümü değildi karanlığımı besleyen; ne de gece yatarken düşündüklerim… onu neyin beslediğini inan ben de bilmiyorum, benim kızıl toprak kaçkınım.. çok düşündüm, çok soruşturdum. tüm soruşturmalarım, yolumu aziz yahya‘ya ve onun küçük sarı çiçeklerle dolu bahçesine çıkardı. altı aydan fazla oldu onunla tanışalı.. ona danışmadan önce de danıştıktan sonra da onu çok araştırdım.. kimisi onun mucizelerine inanıp karanlığı hayatlarından nasıl kovduğunu överken diğer bir grup, onun sadece bir şarlatan olduğunu, insanların inanmak istedikleri için bu mucizelere tanık olduğunu ve bir süre sonra bütün şarlatanlıkları ortaya çıktığında gerçek yüzünü göreceklerini iddia ediyordu..

ben, tüm bu olanlara son derece temkinli ve tarafsız yaklaştım; hep uzaktan, hep süzerek dinledim onu.. ama zamanla fark ettim ki onun küçük sarı çiçeklerinin arasında, o garip ot kokusunu içime çekerek geçirdiğim her an içimdeki karanlık, küçülüyordu. diğerleri ne derse desin, aziz yahya gerçekti ve o sarı çiçekler benim kurtuluşumdu..

tuulia notu: dedim ya, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. öyle. bu kuşbeyin, daha neler yumurtlayacak merak ediyorsan bir sonraki kısımda hazır ol..

simurg

garip hissediyorum.. uzun zamandır ilk defa yalnızlıktan hoşlanıyorum.. uzun zamandır ilk defa kendim gibi hissediyorum.. eskisi gibi. kediye soruyorum: bir hayat böyle geçer mi? ateş, çıtırdıyor.. kendime soruyorum: gerçek nedir? çünkü sönen kor hiç gerçeğe benzemiyor.

içimdeki dünya ile dışımdaki dünya bir değil. bir olan var mıdır bilemiyorum. yıkanmış bulaşıklar, yıkanmayı bekleyen bulaşıklar.. sulanmayı bekleyen çiçekler, yıkanmak isteyen balkon.. kimsiniz siz?

yeni karargâhım olarak ilan ettiğim salonda 40 inçlik bir çünlüğe yazıyorum. kediye soruyorum: ciğer vereyim mi? ciğerin kalanı sokak kedilerine gidecek.

ve bir de gözler var.. garip gözler.. ben korkağım.. korkak olmaktansa aptal olmak daha iyi değil mi? siliyorum yazıyorum, yazıyorum siliyorum. sol.. gerçek adı frederick.. biliyorsun, mercury gibi.. onun da gerçek adı… neyse.. sonuç olarak 40 inç üzerinde bütün hareketlerini çözdüm ve insan tek başına oyun oynamaya alışıyor bir zaman sonra.. hayır, vardığım sonuç: bütün bunlar, geniş alan ve 40 inçten kaynaklanan yanılsamalar.

daldan dala atlamak adına: üzerindeki “hand of god” yazılı tişörte anlam veremiyorum.. bildiğin lame yani. godhand yazsa başka hani.. idea of evil mesela.. hatta grifisu..

– bir duygu okyanusu. her insan, ruhunun derinliklerinde, bireyselliğini aşan ortak bir bilince sahiptir. bir tür olarak ortak bilinçleri, onun karanlık tarafı, işte bu kabaran okyanus. ben, bu kabartılardan doğdum, bu dünyanın egosu olarak. bu dünyanın kendisi, ben oluyorum. her insanın yüreğine çöreklenen karanlık. kötülük fikri. işte bu, tanrıdır.

– bu, sadece mutlak bilincin çoklu katmanlarının görünen yüzü. ama biliyorsun. biliyorsun ki bu yer, korkunç derecede insani. şiddet ve yalnızlık… bu yer her türlü bulanık, olumsuz duyguyla dolup taşıyor. insan doğasını tanımlayan irade, aslen budur.

benim tanrım, artık b12.. deniz kuşları hâlâ gülüyorlar.. ve evet, kedinin bir adı var. of

bir şeyler olmakta.. hepsini yazacağım.. ama öncelikle özet başlıklar geçelim:

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı..

sapığın yazı!

dolmuşta baştan çıkarma sanatı.

evet, başlıklardan az çok anlaşıldığı üzere dolu dolu bir hafta geçirmişim, öyle değil mi, sevgili çünlükseverler? şimdi asıl şeye gelelim..

domuz gibi gribi, tuulia’nın kafasını yardı.. öncelikle domuz gribinin türkiye’ye sağ salim girişini kutluyoruz; kollarımızı iki yana açarak kendisini karşılıyoruz. neden geç kaldın, diye de sitem ediyoruz. bu haberi duyan tamiflular, raflarda kıpırdanmaya, birbirlerinin üzerinden atlamaya başlamışlar bile.

domuz gribi, geldi. ama geç kaldı.. çünkü tuulia çoktan başka griplerle fingirdeşmeye başlamıştı bile.. ciddi bir şey değildi.. sadece bir gönül oyunuydu.. en azından tuulia öyle sanıyordu.. bir haftanın sonunda anladı ki gribin gitmeye niyeti yok, yerleşmiş yüzsüz. hayatında hiçbir griple ilişkisi 3 günden fazla sürmeyen tuulia bir haftadır yataktan çıkamamaktan yakınmaya başlamış; yeter artık insan içine çıkamıyorum senin yüzünden, diye isyanlardaymış.

4 silahşörler, mide bulantısı, baş dönmesi, boğaz enfeksiyonu ve ses kısılması, soğuk algınlığının davetiyesiyle tuulia’nın kıramadığı cevizleri, hindistan cevizi olarak bir bir kafasında kırmaya başlamışlar.. h’lerini n’lerini ve rakamlarını tutturamadığımız bu virüsün yol açtığı gribe tuulia domuz gibi gribi ismini takmış çünkü kendisi domuz gibi maşallah! kendisiyle ilişkisini sürdürmeye kararlı insan stalkerlardan sonra zavallı tuulia’nın bu virüs stalkerla olan maceralarını buradan izleyebilirsiniz. şimdi konuyla az çok ilintili ikinci başlığımıza geçelim.

sapığın yazı! ortalarda pek yaz havası olmasa da sapıkları, bu yazı tuulia ile geçirmeye karar vermişler anlaşılan. muhabirimize konuşan tuulia şöyle dedi: “hepsini bir odaya toplasam, hanginiz beni en çok seviyor, diye kavgaya tutuştursam, birbirlerini gebertseler filan..” anlaşıldığı üzere tuulia, e-postalar ve telefon mesajlarından sonra adresine gelen mektuplarla da taciz edilmeye devam ediyormuş.

evet, yanlış okumadınız, sapıkseverler! evine mektup geliyormuş hem de on yıl önceki hortlaklardan.. mektup eline 10 yıl sonra ulaşmış olsaymış bu kadar sinir olmazmış, hayır, 10 yıl öncesinin hortlağı bugün bu mektubu yazıyormuş.. diyormuş ki: işte tuulia’ya benzeyen birini görmüş, peşinden gitmiş, onu arasınmış filan.. ve daha ne fındıklar: bu dünyada sadece tuulia için atan yürekler varmış, falan.. off.

dolmuşta baştan çıkarma sanatı. merhaba, ben tuulia. sunucuyu gönderdim. çünkü söylediklerimi çarpıtıyordu. muhabir de yavşağın tekiydi zaten.. haftanın en önemli olayını sansürsüz ve abartısız kendim sunmak istedim. iyi yapmış mıyım? evet, bence yapmışım ki damperli kamyonlarda başlayıp dolmuş taksilerde biten bu maceramızı benden başkası anlatamazdı. evet.

olayların öncesini hatırlamıyorum ama ben, kardeş ve kardeşin karısı yabancı olduğumuz bir caddede benim iki damperli kamyonla olan hesaplaşmam adına toplanmışız. kamyonlarda benim için çok değerli olan şeyler varmış. ne yazık ki ne olduğunu artık hatırlamıyorum. sonuç olarak iki damperli kamyon caddede bizden hızla uzaklaşırken yayan bir şekilde onları nasıl takip edeceğimiz sorusu aklımıza düşüveriyor.

biz bunu düşüneduralım, kamyonlardan biri bize daha yakın bir sokağa bir diğeri de bir üstteki daha uzak sokağa dönerek gözden kayboluyorlar. “onları kaybedemeyiz! çabuk! takip etmeliyiz!” diye anırıyorum. ama hangisini takip etmeli? kardeş hızlı düşünerek yakın sokağa dalış yapıyor. beni hayal kırıklığına uğratmadığı için eh, tabii ki, diye seviniyorum içimden. “merak etme hepsi aynı yere gidiyor. birini yakalasak yeter!” diye teselli ediyor beni arkasından koşarken.

sonra bir bakıyorum, sokağın içinde beyaz bir toros; kardeş, şoföre eğilip bir şeyler söyledikten sonra arka koltuğa atlıyor. şaşırıyorum ama aynı şeyi yapmam konusunda beni ikna ediyor. beyaz toros içindeki iki şahıs, yurdumuzun sokaklarında beyaz toros içinde görmeye alışkın olduğumuz iki şahıs. arabaya binince içerisinin düşündüğümden çok daha geniş olduğunu fark ediyorum. sonra bir bakıyorum bu toros, bir dolmuş taksiymiş ve içerisi insan kaynıyormuş!

son olarak yakışıklı bir zenci biniyor ve sürücüye bir şeyler dedikten sonra dönüp bana bakıyor. ne oluyor len? diye düşünürkene yanımda bitiveriyor cengâverimiz. en arkadaki koltuğun kapıya yakın kısmında yan yana otururken bir bakmışım bizim zenci, muhabbete dalmış benimle.. sonra bir bakmışım elimi eline almış.. böyle bir cilveleşmeler falan.. ben de ilginçtir höt! terbiyesiz! demiyorum, gayet rahatım hatta..

en sonunda muhabbet, şu noktaya kayıyor; cengâverimizin laflarını aynen aktarıyorum: “how old are you? can I deflower you?” işte o an ipler kopuyor.. ben kafamın içinde olayları tartmaya başlıyorum.. cevap verme gereği bile duymadan kafamdan şu düşünceler geçiyor: evet, bütün bunların altında o çekik gözlü, yakışıklı zenci konuşması var.. bu yüzden şimdi bunları görüyorum..

rüyada görmekte olduğu rüyayı tahlil eden tuulia, başka bir boka yaramamakta ve sonrasında uyanmaktadır.. damperli kamyonlarda ne vardı asla öğrenemeyeceğim.. bilinçaltım beni eğlendiriyor..

yakuza_girl

birkaç bir şey oluyor.. mesela yakuzanın kızı, roman yazıyor. 1 kamer, 2 kamer daha, eder 3 kamer.. 3 kamer, bir gecede milyonları yoldan çıkarabilir.. bir de dolunayda devriye polisi olmak, her daim adrenalin demek.. hmmm yakında her yer, roma açık şehir olacak.

gerçekten.. işte olan bu. sonuç olarak, bütün yanılsamalar yok olmaya mahkûm.. peki, sokağımda armonika çalan çingene çifte para veriyorlar mı? âşıklar, balkonlara çıkıp birbirlerine sarılarak neşe içinde sallanıyorlar mı? mahallede yeni yeni veletler türemiş.. her sene 30’a biraz daha yaklaşırken ve etrafımdaki mutlu çiftlerin 5 sene içinde bir anda boşanabileceğini görürken, kendime seçmece velet koleksiyonu yapmayı anlamsız buluyorum.

mutlu değiliz. mutlu olamayız. çünkü “gülerken bile yürek, kederlidir ve bu neşenin sonu kasvettir.”1 ve hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek. eminim ki tanrılar, bu insanlar çok gürültü etmeye başladılar, diyorlar yine.. evet, tarih ve tekerrür, el ele, bizi gezmeye götürmeye geliyor.. gezmelerden gezmelere geçeceğiz; gezmelere doyamayacağız..

sakın korkmayın.. babetin modası geçmediyse bile, güneş şemsiyelerinin modası çoktan geçti.. çünkü artık hepimiz varoşuz ve güneş kremleri her marketin rafında mevcut. peki ya “peşinden gitmesini bilen herkes için güneşte bir yer vardır.” derken şair, o güneşlerde yanmamış mıdır?

anne karnında yamyamlık.. buna saygı duyarım. yarın yine doktorlara gidilecek..

gecenin 01:40’ında telefonuma bir mesaj gelmiş: “tuulia?” ben bu mesajı sabah gördüm; çünkü her ne kadar arayanım soranım pek olmasa da olur olmaz zamanlarda densizce rahatsız edilmeyeyim diye telefonu kapatıp öyle yatıyorum.

kafamda sorular var: 1. sen kimsin? 2. telefon numaramı nereden buldun? 3. bilmediğin bir numaraya kendini tanıtmadan ama onu tanıdığını belirten bir mesajı niye atarsın?

görüşmeyi kestiğim ya da numaraları çalınan telefonumda kaldığı için koptuğum bütün insanları kafamda sıralıyorum; numaraları karşılaştırıyorum; o değil, bu değil.. hmmm. aman şu olmasın hiç çekemem.. ya meraktan ya sıkıntıdan ya da başka şeylerden normalde yok sayacağım bu olayı kurcalamaya karar veriyorum ve böyle bir mesaja verilecek en mantıklı cevabı yolluyorum: “evet?”

işte, bilmem nereden bilmem kimmiş; numaram aklında kalmış; düşündüğüm gibi değilmiş; bir süredir benimle görüşmeyi düşünüyormuş; ona yardım edersem sevinirmiş.. hmmm

e, iyi düşündüğüm gibi değilmiş de ne düşünmüştüm ki? bir şey düşündüğüm yok, zaten tanımadığım insanlar hakkında düşünmem ben. hö? he, evet.. hı hı..

neyse sonuç olarak e-posta adresimi gönderdim; ne konuda yardım istediğini belirtmesini rica ettim.. damdan düşer gibi yardım istenmez ki hem canım! bir de kendi hayatını bile yönlendiremeyen birinden yardım istemek nasıl bir şey ki? desem kelin ilacı olsa… öyle işte..

henüz bir cevap gelmedi. kırıldı mı ki acaba? keh keh


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 49,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar