voy a bailar cada mañana

özel ajan tuulia

hayatımın rüyası olmaya aday bir rüya ile daha karşınızdayım, sevgili okuyanlarım!

ben, dört-beş kişilik özel bir tim ile suçluların peşinde koşan bir özel ajanım. süper siyah ya da koyu renk takım elbiselerimiz, ya da uniformalarımız var. -gecenin bir yarısı oynadığım oyunla ilgisi var mı bilemem ama eğer yoksa pek bir aşağılık kompleksliymişim yahu!- özellikle yakalamamız gereken dişi bir suçlu varmış. operasyon şefi ile sürekli olarak -telsiz, telefon- iletişim hâlindeyiz; bize gerekli bilgileri ve nereye gidip ne yapmamız gerektiğini söylüyor hoş ve rahat ofisinden.

sanırım bir ada varmış, iki katlı bir yer, hatunu adada yakalayıp, çuvala tıkıp adaya yanaşan teknelerden birine vermemiz gerekiyormuş. ancak iki tekne varmış ve doğru olana vermemiz gerekiyormuş. görev zor, hatun kıvrak. adanın ikinci katında geçirilen çeşitli atlamalı zıplamalı kovalamaca sonucu bendeniz üstün yeteneklerim ile hatunu çuvala tıkmayı başarıyorum. asansörle aşağı inmek üzere o tarafa yöneliyorum.

bu arada şef tarafından uyarılmışım, ekipten bir hatuna dikkat etmem gerek, sanırsam kendisinin yakaladığımız suçlu ile görülecek bir hesabı varmış. suçluyu doğru yere teslim etmemiz çok önemli. asansöre doğru ilerlediğimde asansörün kapısında ekipten dikkat etmem söylenen hatun olduğunu görüyorum. hatun, çekik gözlü pek güzel bir asyalı imiş. gözleri bir garip bakıyor, bir şeyler planladığı belli, işkilleniyorum. önce asansöre binmekten vazgeçiyorum; ama başka çarem yok, aşağı inmem gerek. geri dönüp asansöre biniyorum.

asansör, sadece çelik bir iskeletten ibaret; kapı niyetine çelik bir çubuk kullanılmakta. ben asansöre biner binmez hatunun da beklediğim üzere asansöre davrandığını görüyorum ve bir şekilde o binemeden çubuk kapıyı kapatıp hareket ettiriyorum iskeleti. hatun, bu işten hiç hoşlanmıyor, bir iki atlama, şıçrama, tutunma çabasına girişiyor; ona “kusura bakma, bunu yapmak zorundayım kişisel bir şey değil..” diyorum ve aşağıya iniyorum.

ekibin diğer üyeleri beni aşağıda beklemekte, tekneler yanaşmış. adını hatırlayamadığım beyaz bir tekneye yaklaşıyorum. isimler, parolalar değiş tokuş ediliyor ve doğru tekne olduğundan emin olunca çuvalı teslim ediyorum pos bıyıklı, balıkçı tipli adama. tekne uzaklaşıyor.

biz işini bitiren vatan ve görev aşkıyla yanan cengaver dizilerindeki gibi şakalaşmaya başlıyoruz birbirimizle; şefden bahsediyoruz. “seni aradı mı?” diyorlar bana, ya doğumgünüm ya da yılbaşı gibi bir şey için bir kutlama varmış. onun için herkesi arıyormuş tek tek. “he ya aradı beni! +11 ile kutladı ve onurlandırdı şahsımı sağ olsun!” diyorum şakayla karışık bir kızgınlıkla ve hepbirlikte gülüyoruz. – bu noktada +11’i açıklamam gerekir: efendim, bizim birimin özel görevler için çalışma saatleri 11 saatlik dilimlerden oluşuyormuş ve +11 ya da -11 olarak ayarlanıyormuş. +11 demek 11 saat daha çalışacağım anlamına geliyormuş sanırım. yeni bir göreve başlamadan hazır adaya gelmişiz biraz dinlenelim diyoruz sanırım arkadaşlarla. bu arada sanırım şef de bizi özel olarak kutlamak için adaya gelmiş hepimizi kutluyor. ben adamın elini sıkarken onun az biraz yaşlanmış ama tüm çekiciliğini koruyan bir adet kevin spacey olduğunu fark ediyorum ve hemen kendime çekip yanaklarından mucuk mucuk öpüyorum. adam biraz kızarıyor ama belli etmemeye çalışıyor hepimize el sallıyor ve ayrılıyoruz. adanın çimlerinde üzerimizde siyah takım elbiselerle ufka bakıyoruz. manzara şahane…

adanın yüzeyi çimlik ve büyüklü küçüklü bayırlardan oluşuyor. kum yok ve denize çimli bombelerden girip çıkabiliyorsunuz ancak. ileride ufka bakan tümseklerin ilerisinde bir şey varmış, ne olduğunu hatırlamıyorum ama arkadaşlarla onu görmek, yerini bulabilmek için uğraşıyoruz. bizim gibi ayakta dikilen bir ana baba ve oğul var. yaklaşıp soruyorum, bunun ilerisine gitsem aşağı kayar mıyım düşer miyim, diye. “tabii tabii” diyorlar “oradan gidebilirsiniz bir şey olmaz.” gidiyorum tümsekçiğin ucuna kadar, bakınıyorum.

neyi görmeyi amaçlıyordum bilmiyorum ama bir zaman atlaması oluyor ve kendimi denizde yüzerken buluyorum. sonra kıyıya yöneliyorum sanırım artık çıkmak istiyorum denizden. bir bakıyorum ellerim dolu; elimde gözlüklerim, şapkam ve başka bir sürü şey. neden kıyıya çıkınca çıkarmadım ki bunları nasıl yüzeceğim şimdi ben, diye düşünüyorum yüzmeye çalışırken ama bir şekilde yuvarlanmadan, tökezlemeden denizden çıkmayı başarıyorum.

havlumun olduğu yere koşturuyorum, bir bakıyorum ki ev telefonu çalıyor: babam annemi arıyormuş. o sırada annemin cep telefonun da çaldığını duyuyorum. annem yanımda bitiyor bir anda; biri beni arıyormuş. telefonları değiştiriyoruz. telefonun ucundaki kişiyle aramda geçen konuşma şöyle:

ben: alo
kişi: ben kaptan.
ben: kim?
kişi: kaptan.
ben: ha, n’aber? – bu noktada kişinin, zamanında “bana kaptan de.” demiş olan bir arkadaşım olduğunu hatırlıyorum.
kişi: ya benim televizyonum bozuldu; tamamen gitti.
ben: ya olur öyle arada; televizyon bu, tüpü biter filan.

ben bu şekilde kem küm ederken bir yandan da televizyonun bozulmasına neden bu kadar üzüldüğünü, sesinin neden bu kadar uzak, karamsar ve kırgın geldiğini anlamaya çalışıyorum. sonra arkadan ofis sesleri gelmeye başlıyor. çok ciddi bir işe girmiş, bütün gün ofiste çalışıyormuş, sesi de ciddi geliyor zaten. derken sesi gitgide uzaklaşıyor ve sonunda kesiliyor. ben bir yandan annemin cebini nereden bulmuş ya da neden oradan arıyor gibi düşünürken görüşmenin neden kesildiğini anlamak üzere telefona bakıyorum; ekranda bir ileti var: “arkdaşınız çok üzgün, turkcell-im’den size ulaşmak istiyor ama kontörü bitmiş. ona ulaşmak isterseniz burayı tıklayın görüşmeye devam edin”

hayda, diyorum doğal olarak ilgim, dikkatim bir anda dağılıyor. internette dolanmaya başlıyorum. ne zamandır çünlüğüme bakmamışım, yazmamışım, çok özlemişim bir şeyler yazayım diyorum. aklımda bir yazı var ama önce civar çünlükler ne âlemde, bir gezelim, diyorum. gidiyorum passive‘in bloguna; hatun yine döktürmüş. :D kadının biriyle seviyeli bir tartışma yapmış, bu tartışma bir kitaba alınmış, onun bağlantısını veriyor. tıklıyorum bağlantıya, ne bağlantıymış ki kitap elimde bitiyor bir anda. başlıyorum kitabı okumaya..

cümleler çok net. ama ne yazık ki üzerinden zaman geçince unutuldular. tüm okuduklarımın özü ya da bende kalanı şu: “biz insanlar idrak ederek var oluyoruz; yani tanrı bizi var etmek için bize bilinç veriyor; yani farkındalık ve varoluş bir anlamda birbirine bağlı.”

son zamanlarda varoluşsal bir şeyler okumadığıma göre sevgili passive rüyalardan bana yazı yolluyor diye düşünmeye hakkım var herhâlde değil mi? neyse, ben bunları okuyorum. evet, ben de böyle bir şeyler yazmak istiyordum, diyorum ve sanırım sonra da uyanıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2016
P S Ç P C C P
« Eki    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 48,544 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar

%d blogcu bunu beğendi: