voy a bailar cada mañana

üzgünüm. o kadar üzgünüm ki tek istediğim yok olmak.. o gün neden o kadar üzgün olduğumun nedenleri anlamsız.. o gün, üzgünlüğüm, kendinden önceki nice krizlerin üzerine binen varoluşsal bir krizi tetiklerken benim çıkmam gerek.. kimseye bakacak, gülecek, konuşacak gücüm yok; dokunsalar yıkılacağım ama ona gitmeliyim.. ona gidip ağzımı açacağım; hâlbuki ağzım da benimle birlikte yok olsun istiyorum..

o da herkes gibi çok ağır; çünkü var.. o, benim yapamadığım her şeyi yapıyor ve hayatta kalıyor.. oysaki hiç önemli biri değil.. ve ben onun ağırlığı altında ezileceğimi bile bile gidiyorum.. çünkü mecburum.. ağzımın varoluşla hiç ilgisi yok; onun kendi sorunları var.. ağzımı açıyorum..

koltukta beklerken koltuk da benimle birlikte yok olsun istiyorum.. dokunsalar yıkılacağım.. ve o içeri girip “üzgün kız, baş yine eğik..” diyor. başımı çeviriyorum, ondan uzağa, başka yere.. ben, hep başı eğik kız.. eğik baş.. ben hep üzgün.. ben hep o kadar üzgün ki o baş hep olmaması gereken yerlerde. ona bakıp sözlerinin ağırlığını tartması gerektiğini söylemek; “oh, ne güzel, ne mutlu size! mevcudiyetiniz gözlerinizi kamaştırmış! o kadar ağırsınız ki yaşamak hafif kalıyor.” demek istiyorum.. başımı çeviriyorum, belki bir iç çekiyorum.. kederim kendini saklayamamış demek ki.. hiçbir şey söylemiyorum.. bazılarına hiçbir şey söylememeli, diye.. bazılarının gafları, sessizlikte yüzlerine baksın, diye..

ama bu bile benim hareketim değil.. tepkilerim, duygularım, varoluşum bile bana özgü değil.. bu dünyaya bir kopya olarak gelmek; bundan kaçmak için kendine dair her şeyi silerek yaşamı geçiştirmek ve her dönemeçte bu gerçekle karşılaşmak; benlik yanılgısını tatmak.. aynadaki yabancıya hesap sormak.. bön bakışlı yabancıdan hiç gelmeyen cevaplar..

nefret ettiğin, küçümsediğin o şey değil misin sen de? “he who fights monsters …” dememiş miydi alman filozof? tebrikler! artık siz de canavarın ta kendisisiniz.. benim canavarım, içimdeki johan; bana musallat olan bir hastalık değil aslında.. benim ta kendim.. ben zannettiğim şey, aslında yok.. ve karanlık, maske takarak benim yerime var olan bir canavar..

iki gün önce yeni yağmış karlarda kırt kırt yürürken -çünkü evet, ben de karda öyle ya da böyle yürüyorum- yanından geçtiklerimin gerizekâlı galiba, diye düşünebilme olasılıklarına aldırmadan “hım hım hım” diye çocuklar gibi şen mırıldanıyordum.. şimdiyse ayaklarımın altında çamurumsu buzlar kütürdüyor.. ayaklarımın altı… kardan geriye kalana bakıyorum.. kütürt.. ayaklarımın altından kayıp gidiyorum..

Reklamlar

apart dairemde tek başıma oturuyorum. diğerleri nerede bilmiyorum. sanırım dünya barış günü adına düzenlenen dünya barışı ve dostluk maratonu heyecanı içinde bütün şeyler gibi beni de unutup gitmişler. hepsini bir tekil yerine koyup git gidersen, dedikten sonra içimden de “böylede sikiş olurmu?” demiş olma ihtimalim çok yüksek.

neyse sonuçta odada yalnızım. üstelik benim odam bile değil burası. niye kendi odamda oturmuyorum? sanırım kendime oyalanacak işler arıyorum bu odada. kitap mı okuyorum? yoksa dünyadaki çöller üzerine belgesellerle evren ve yaşam vikipedi serisini mi izliyorum? belki de boş boş duruyorum. tam o anda karşımdaki dolabın kapağı yavaş yavaş gıcırdaya gıcırdaya açılıyor. ben kapağı izliyorum, kapak açılıyor. içimden bermuda şeytan üçgeni, diye geçiriyorum bir an.. sonra hemen kendime gelip romantik yerler ya da dünyanın en romantik resmi ne olabilir ki, diyerekten ortamı dağıtma çabaları filan..

eski günler geliyor aklıma birden.. çöl kum ve sex film zamanları… cikcik porno film izleyip çöp adamla sevişme oyunu oynardık bizim hadımla. çoğu zaman tekel bira kokar ve kız oyunları oynamak istiyorum ben, diye mızmızlanırdı. “gerçekten yemek yapmak istiyorum oyunla…” bazen evlere servis ev yemekleri yapan bir yer biliyorum, diyerekten avutmaya çalışırdım ama dinlemezdi.

günün birinde genelde birlikte oynadığımız parkta tek başıma nudes dans yapıyordum ki ağaçların arasından beliriverdi ve şöyle buyurdu: “gidiyorum yalnızlıgımla.” bu kadar afili bir girişe gerek var mıydı ki, diye düşünürken çaresiz “peki, askeri gideceği yer paklarmış.” dedim ve yolcu ettim bizimkini. giderken geri döndü. gözleri kısık, sesi boğuk boğazlanan bir köpek gibi “gidiyorum yalnızlığıma…” dedi. eh, anladık uzatma, diyecek oldum ki birden yok oldu ağaçların arasında.

bunca yıl eminim ki böyle bir afili giriş ve afili çıkış için çalışmıştı, şerefsizim. fazla kafa yormadım yine de.. hemen unutmak lafları çaktım arkasından. neden varsın, falan dedim. artık yoksun, diyerek rahatlattım kendimi.

şimdi düşünüyorum da amma boş şeylerle uğraşmışız be küçükken.. dolabın gıcırdayan kapağı ilgimin dağılmasından içerlemiş olmalı ki daha bir gürültülü gıcırdamaya başlıyor. şimdiki zamana zoraki dönüşüm sırasında vardığım sonucu yitiriyorum.

tuulia notu: bu site şimdilik arama motorlarına kapalı.. sanırım nedeni, yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere yeşille belirtilmiş arama motoru girdileri olsa gerek.. bana bunlarla gelme, ey okuyan!

sevgili zencefil, hayır hayır! şöyle başlamalı: ey, zencefil kılıklı dürzü! kabalığımı mazur gör; seni kaynar sulara yatırıp su buharına karışan kokunu içime çeke çeke içmek isterdim ama görüyorsun ki acımasızlığımın bir nedeni var: keyfim pek yerinde!

bu yüzden karanlığı ve ölümü bir kenara bırakıp yaşlılıktan söz edeceğim. çünkü yaşlanmak demek, ölümü düşünmemek demektir. şöyle ki, doktorlara gittiğim kadar yaşlılara da gittiğimden söyleyecek çok şeyleri oluyordu, bu tonton insanların.. yaşlı teyzeler, beni içeri davet edip yiyecek içecek ikram etmek istiyorlardı; birlikte çay içelim, kurabiye yiyelim arzusundaydılar mütemadiyen..

çarpık bir mantığı olan karanlığım, nedense bunu pek eğlenceli buluyordu.. ne hikmetse, sokaktaki teyzelerin de bana olan ilgisi es geçilecek gibi değildi.. öyle ki, karanlığımı dolaşmaya çıkardığım ilk gün, kavga eden kalabalığı henüz geçmiş ve ufukta acaba daha neler var merakıyla gözlerimi kısmıştım ki bakışım, az ilerde bir duvar kenarında duran teyze üzerinde kalıverdi..

teyze, çizgi film gözleriyle melül melül etrafında bakınıyordu; beni görür görmez bakışlarıyla üzerime atlatı.. onu itip yolumu değiştiremezdim çünkü teyze yolumun tam üzerindeydi ve yardıma muhtaç bir çizgi film karakteri kadar karşı konulmazdı.. sonuç olarak, söze “evladım beni markete götür, eve yürüt, başım dönüyor, ayağım sakat” diyerek başladı. ciyak kedi‘nin dillendirmeyi pek sevdiği “yardım etmek can yakmaz” düsturuyla girdim teyzenin koluna; bir eliyle yapıştı etime.. yardım isteyen yaşlı teyzelerin ellerinin fırın gibi sıcak olmasının arkasındaki komplo teorilerini hemen değerlendiriverdim iki saniyede.. eğer biraz daha paranoyak olsaydım onun insan olmadığına inanabilirdim.. nitekim yolda bana bir takım şüpheli sorular sordu: kaç yaşındaymışım? evli miymişim? nerede oturuyormuşum? biraz biraz daha paranoyak olsaydım onun gizli bilgilerime ulaşmaya çalışan bir casus olduğuna inanabilirdim..

nedense karanlığım çalınmaktan çok korkuyordu ve bu gibi durumlarda aklıma garip garip fikirler sokuyordu.. kaçamak cevaplarımdan işkillenmiş olacak ki teyze, pişirmek için aldığı baklayı torbasından çıkardı ve ekledi: “çok soru sordum değil mi? ben de oğluma kız arıyorum; kusura bakma evladım.. güzelsin, alımlısın.. umarım hayalindeki baklayı pişirirsin.” ve bu son sözlerle teyze, beni orada, yolun ortasında, elimdeki baklayla bırakıp evinin yolunu tuttu..

ilk teyze şokunu daha atlatamamıştım ki etrafım bir teyze sürüsüyle sarıldı.. hep bir ağızdan “ah, ne güzel şeysin sen, maşallah, pek cici.. bir şeyler içmez misin? yolandaaa! güzel kızıma bir kahve yapıver, o kurabiyelerden de getir!” dediler.. çaresiz hepsinin çayını, kahvesini içtim; kurabiyelerini, tatlılarını, meyvelerini mideye indirdim.. onlardan ayrıldığımda arkamdan söyle sesleniyorlardı: “sakın yaşlanma, olur mu, evladım?” gülümseyerek yoluma devam ettim. karanlığım kulağıma fısıldıyordu: “senin ölmeni istiyorlar.”

tuulia notu: pek ihtişamlı bir son olmadı galiba, değil mi? aslında buna son bile denemez.. çünkü macera devam ediyor.. ancak dillendirmek de yazıya dökmek de son derece zor..

monster manga/volume 12 /chapter 98 /page 7 - by Urasawa Naoki" ti

karanlık konuştu.. ona “bunu neden yapıyorsun?” diye sormak istedim ama dinlemedi, yüzüme bile bakmadı; hiç oralı olmadı.. karanlık böyle bir şeydi zaten; onun olduğu yerde başka hiçbir şeyin var olmasına katlanamazdı. karanlığın var olma şekli, başka her şeyi yok etmekti. bu yüzden ona baktığımda aslında hiçbir şey görmemiştim.. ikimzin bir arada var olması mümkün değildi; birimizden biri gitmeliydi.. karanlık oyunumu sezmişti.. bu yüzden olanca gücüyle saldırıyordu.

neyse ki sarı çiçekler onun ulaşamayacağı bir yerdeydi.. ancak, karanlığı yalnızca sarı çiçeklerle alt etmek mümkün değildi çünkü içimdeki karanlık, johan‘ı seviyordu ve johan‘ın tenma‘ya dediği gibi: “Das Monstrum in meinem Selbst ist so groß geworden!” işte benim içimdeki kara delik canavarı da bu kadar büyümüştü.. o kadar büyümüştü ki bazen aynanın karşısına geçip “bak bana! bak bana! geliyor kara delik seni yutmaya!” diyerek johancılık oynuyordum. dedim ya, karanlığım johan‘ı seviyordu..

daha önce de söylemiştim: johan, aslında griffith ve yuki virüslerinin birleşip mutasyana uğramasıyla meydana gelmiş bir üst-virüs; o kendi evreninde bir canavar-tanrı. johan gibi kara deliklerin nasıl oluştuğunu anlatmak isterim, benim nadide kızıl gezegenim; böylelikle beni daha iyi anlayabilirsin.

öncelikle çocukken içine çöreklenen karanlık, yerini beğendiğinden emin olunca serpilip gelişir ve daha çok yer kaplar; büyüdükçe kişinin içine sığmamaya ve dışarıya taşmaya başlar.. işte o zaman karanlık, dışarıdan görülebilir.. başkasının karanlığına tanık olmak, korkutucudur.. belki de biraz da bu yüzden, bazı durumlarda kişi, karanlığını gizli tutmayı başarır; onu dış dünyaya göstermemek için ruhunun iç çeperlerini kabuklaştırır. karanlık, nasır tutmuş bu çeperlerden dışarıya sızamaz ancak, kişinin içinde büyümeye devam eder.. işte tam o süreçte garip bir şey olur: karanlık, kendini saran kabuğu parçalayıp çıkmak yerine büzüşmeye başlar; o kadar yoğunlaşır ki büyümesi dışa doğru değil içe doğru devam eder.. karanlık, büzüşe büzüşe küçücük bir nokta kadar kaldığında sürekli artan yoğunluğu her şeyi kendine doğru çekmeye başlar.. işte bu yüzden başkasının karanlığına tanık olmak kadar, kendi karanlığına bakmak da korkutucudur. çünkü karanlığına bakan kişi, kendi içine çökmeye başlar.. dış dünyanın gerçekliği yok olur ve yerine her şeyi yutan karanlığın gerçekliği kurulur.

işte bildiğimiz şekliyle johan, böyle doğmuştu ve benim karanlığım onu çok seviyordu.. johan gibi ölüm de onu cezbediyordu; ölümün sıcak kolları vardı ona göre; onu çağırıyordu bu kollar.. johan‘ın kusursuz intiharına eşdeğer bir ölümün hayalini kuruyordu.. işte her şey bu yüzdendi, sevgili zencefil.. ona haddini bildirmeliydim.. anlıyor musun, benim buruk tatlı çay böceğim?

tuulia notu: kısım 3’e geri sayım! bu işi 3’te noktalamayı amaçlıyorum.. ee, yani? yanisi, yalnızım, biraz dertliyim ve ne yazık ki sarı çiçeklerin beynimde çaktığı kıvılcımlar çoktan geçti..

küçük sarı çiçekleeeeer!

ve böylece sabah akşam aziz yahya seanslarına gitmeye başladım.. her ne kadar etten kemikten bir gerçekliği olmasa da azizin, benimle çiçekleri aracılığıyla iletişim kurduğunu biliyordum; çiçeklerinin huzurunda her zaman tok ve ayık bulunmamı istediğini bildiğim gibi… her sabah kahvaltıdan ve her akşam yemekten sonra o garip kokulu sarı çiçeklere bırakıyordum kendimi..

bir kahvaltı veya bir akşam yemeği kaçırsam sorun olmuyordu.. ama seansları haftalar boyu kaçırmak demek, karanlığın hiç gitmemişçesine, pişkince içine çöreklenmesi; yerine güzelce yerleşip ayaklarını uzatması ve kumandayı ele geçirmesi demekti. kumandanın karanlığın eline geçmesi ise, dünyayı ve üzerindeki yaşamı onun gözlerinden görmek demekti.. karanlığın gözlerinden görülen dünyayı nasıl tasvir edebilirim ki sana, zencefilli turtam? o zencefil bakan gözlerini zencefil kokan ellerinle ovuşturmayı bırak. yoksa sıkıyor muyum seni? oysaki ne istekliydin öykü cinlerimle oynamaya!

o halde sana cevizlerden bahsedeyim.. primatlardan kemirgenlere, dinozor bozması kuşlardan böceklere kadar herkesin gözdesidir ceviz yemişi.. bizim buradaki bazı primatlar kâh ağaçlara sopa fırlatarak kâh onları sallayarak düşürdükleri cevizleri yerlere çala çala kırmaya uğraşırlar.. inan ki ceviz kırmada en başarılı hayvan, kargadır. o kadar başarılıdır ki bazı primatlar, kargayı taklit etmek isterler.. şüphesiz şehrin en bıçkın kuşudur karga.. martılar, her ne kadar, onunla boy ölçüşecek kadar heybetli olsalar da zekâsını alt edemezler.. işte bu yüzdendir ki cevizin en iyisini hep kargalar yer.. zaten ceviz kıran bir martı da görmemişsindir eminim!

bu ceviz sezonunu kapatırken eklemeden edemeyeceğim, ağacından inip gelen cevizin tadı başkadır ve bu sezon, cevizlerin en güzelleri, en datlıları ağaçlarından inerek ayağıma kadar gelmişlerdir. bu kadar ilerlemişken cevizin ne denli kutsal bir yemiş olduğunu da anlatmama izin ver, lütfen..

cevizin aç bünye üzerinde caydırıcı olmaktan öte merak uyandırıcı olan kabuğunun gücü, içindeki meyvesinin olgunlaşmaya başlamasından itibaren dışarıya gönderdiği sinyallerden gelir.. bu sinyaller, ister mistik ister kimyasal olsun ceviz ağacının altında, yanında, dalında ya da üzerindeki havada ne varsa kendine âşık eder.. ceviz yemişinin gücü, süper zekâlı bir insanın beyin gücüne denktir; yani ceviz yemişinin şeklinin beyni andırması boşuna değildir. bu yüzdendir ki cevizin kabuğunu içindeki yemişi parçalamadan kırmak makbuldür. şimdi diyeceksin ki “kafayı cevizlerle mi bozdun, bre zındık?” zındıklığım cevizden olsun, be çayda demlenesi, şifalar şifalısı.. ayrıca söz konusu ceviz olduğunda zındıklaşmayacak birini tanımıyorum.

ceviz konusunda bu kadar atıp tutmam seni yanıltmasın, kızılparem. ceviz benim için geçici bir heves.. inan ki bak! daha önce ne hindibalar, ne ebegümeçleri eskittim ben! bitkisever bir insanım ne de olsa.. yalnız şunu bil, bunlar tüketime yönelik ilişkiler.. işte o sarı çiçeklerle olan ilişkim de sadece çıkar ilişkisi.. yoksa sana duyduğum hayranlığa hiçbiri layık değil! ah, o karşılıksız sevgi! ah, platonik göz! ah, bundan haberin yoktu, öyle değil mi?.. şimdi olduğuna göre lütfen şöyle deme: “ben platonik aşktan pek anlamam. benim aşkım gerçektir.” olur mu?

tuulia notu: bu öyküde yer alan herkes, her şey falan filan derken araya zencefil karıştı.. sanırım 3. kısma geçmek sandığımdan daha uzun sürecek.. hmmm

sokaklar bir garipti.. bazısı bir adım atıyordum ki bitiveriyordu; bazısının ise bin adım da atsam sonu görünmüyordu.. ama korkmuyordum; çünkü karanlığım yanımdaydı. bu garip sokaklar bile benim kibirli karanlığımdan daha karanlık olamazlardı. sahi, ne kibirliydi şu içimdeki karanlık! günbegün şişinip duruyordu..

işte bu yüzden onu dışarı çıkarmalıydım.. artık bana ağır geliyordu.. öyle ağırdı ki sabahları uyanıp yataktan çıkmak, peşimden samara gelirken kuyunun dibinden yukarıya tırmanmaktan daha zordu! tüm bu zorluklara karşın kararımı vermiştim: dışarıya çıkacaktım!

işte, herşey böyle başladı.. bunları zaten biliyorsun, canım zencecim.. ama bilmediğin şey şu: bazı şeyleri yapabilmek için belirli bir akıl dinginliğine ulaşmış olmak gerekir ve inan bana yürümek de o şeylerden biridir.. eğer akıl dinginliğine belirli bir yaşa kadar ulaşamadıysan sonradan ulaşma ihtimalin gitgide azalır. sen, sen ol; akıl dinginliğini akıl dingilliğiyle karıştırma, canım cicim zen. yoksa düz yolda düşüp duran yaşlı teyzeler gibi dingildersin..

işte, akıl dinginliği böyle bir şeydir ve ‘zen’e ulaşmanın en kesin yoludur. şimdi sen, buralara nasıl geldiğimizi; insanın içindeki karanlığı, akıl dinginliğiyle -hem de dingildemeden- nasıl bağdaştırdığımı merak ediyorsundur.. açıklamama izin ver, biricik kök bitkim.. şöyle ki:

karanlık, kendini herşeyden soyutlar; karanlığın olduğu yerde başka hiçbir şey yoktur. akıl dinginliği de belli bir soyutlanma gerektirir. karanlığı içimize aldığımızda bu soyutlanmayı ilk elden yaşarız; karanlığı bütünüyle kabul edip onunla bir olduğumuzdaysa soyutlanmanın kendisi oluruz: yani bir dingin akıl..

işte ben böyle dingin bir akıl olarak sokakları arşınlarken kafamda türlü türlü kuş ötüyor, dans ediyor ve çiftleşiyordu.. bu çiftleşmelerin ürünü olan sevimli yumurtalardan küçük, korkunç ve her daim aç bebek kuşlar çıkmadan ve gecemi gündüzümü viyak viyak birbirine geçirmeden önce sorularıma cevap bulmalıydım.. ah, ne diyeceğini biliyorum, kök bitkilerin en güzeli! diyeceksin ki: “hani sen bir dingin akıldın? bu kuşlar da nereden çıktı? dingillik değildir de nedir şimdi bu?” hayhay, sorularında çok haklısın.. ama makûl bir açıklaması var: hani şu kuşların ötüşüp dans ettiği ve de çiftleştiği o anla bebek kuşların yumurtalarından çıkıp viyakladığı an arasında bir evre var ya! işte, akıl dinginliği tam o araya, yani kuluçka evresine denk geliyor! gördün mü? her zamanki gibi yine ben haklıyım! şimdi sözümü kesme de beni dinle..

çeşit çeşit sokaklarda yürüdüm, be kızılcığım.. hem de dingildemeden; kâh seke seke kâh yerlere baka baka.. sokaklarda bazen ölü şeyler olurdu.. inanır mısın? ölüler bile yerini biliyor. mesela kuşlar gökyüzünde ölür ve bulutlara gömülür, derler.. bu yüzden sokakta yürürken kafamı kaldırıp baktığım yerde asılı bir kuş ayağı gördüğümde hiç şaşırmamıştım.. günlerce o tek ayak ve tek kanat yolumun üzerinde asılı kaldı.. bir kuştan arta kalanlar, etrafındaki hayata öylece tepeden bakıyordu.. bir karga, belki de kara ayaklı bir güvercin… belki altında durup inceleseydim hangi kuşa ait olduğunu bulabilirdim. kargalara ölümü yakıştıramadığımdan olsa gerek güvercin olduğuna inanmak istedim.. ama içimdeki karanlık, onun bir güvercin olmadığını söylüyordu..

başka bir gün yine aynı yolda bir yavru kedi ölüsü gördüm. yaşasaydı çok sevimli bir yavru olacak kedicik, kaldırımda öylece yatıyordu.. belki de parçacıklardan biri değişmişti; bu yüzden ölüydü.. ve bu yüzden o kadar canlıydı.. başka bir gerçeklikte onu çok seven bir ailenin yanında hoplayıp zıplıyordu..

ne var ki, bir kuşun ya da kediciğin ölümü değildi karanlığımı besleyen; ne de gece yatarken düşündüklerim… onu neyin beslediğini inan ben de bilmiyorum, benim kızıl toprak kaçkınım.. çok düşündüm, çok soruşturdum. tüm soruşturmalarım, yolumu aziz yahya‘ya ve onun küçük sarı çiçeklerle dolu bahçesine çıkardı. altı aydan fazla oldu onunla tanışalı.. ona danışmadan önce de danıştıktan sonra da onu çok araştırdım.. kimisi onun mucizelerine inanıp karanlığı hayatlarından nasıl kovduğunu överken diğer bir grup, onun sadece bir şarlatan olduğunu, insanların inanmak istedikleri için bu mucizelere tanık olduğunu ve bir süre sonra bütün şarlatanlıkları ortaya çıktığında gerçek yüzünü göreceklerini iddia ediyordu..

ben, tüm bu olanlara son derece temkinli ve tarafsız yaklaştım; hep uzaktan, hep süzerek dinledim onu.. ama zamanla fark ettim ki onun küçük sarı çiçeklerinin arasında, o garip ot kokusunu içime çekerek geçirdiğim her an içimdeki karanlık, küçülüyordu. diğerleri ne derse desin, aziz yahya gerçekti ve o sarı çiçekler benim kurtuluşumdu..

tuulia notu: dedim ya, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. öyle. bu kuşbeyin, daha neler yumurtlayacak merak ediyorsan bir sonraki kısımda hazır ol..

Cupcakes

içindeki karanlığa baktın mı, sevgili zencefil? ben baktım. hâlâ da bakmaktayım.. bakmaktan gözlerim karardı.. ama öyle değil, sorsalar, kişisel tercihim, yeşil üzüm; çekirdeksiz.. yeşil zeytin de olur; kokteyl. içimdeki karanlık o kadar büyüdü ki beni aşmaya, içimden taşmaya başladı. işte o zaman onu dünyaya göstermek için dışarı çıkmaya karar verdim. ama önce giyecek uygun bir şeyler bulmalıydım..

‘boyfriend jeans’ bu işe uygun olur, diye düşündüm. ne de olsa hatırı sayılır biçimde zayıflamıştım, herhangi bol bir kotu bu modaya alet edebilirdim. evet, yapabilirdim bunu! hem neden olmasındı ki? altına da adi ‘badboy’ daslerimi giydim mi cüce robotlarla dans eden repırdan ne eksiğim olabilirdi ki? olamazdı!

bu ikilinin üstüne yakalı ve düğmeli 35 yaş bluzumu giyerek tezat oluşturmak iyi yaptığım birkaç şeyden sadece biriydi.. bu tezatı; arkada topuz, alında yarım ay perçemle birleştirdiğimde sokaktakilerin, koyu kestane saçlarımın mı yoksa özenle çektiğim yazçizerlerimin mi gözlerimi daha iyi ortaya çıkardığı konusunda kavgaya tutuşmalarına hiçbir şey engel olamazdı. o-la-maaz.–dııı!

kavga edenlerin yanından salına salına geçerken muzaffer ve mağrur gülücükler saçmayı ihmal etmedim. adım peyker olsa ancak bu kadar caka satabilirdim.. ama şu hâlimle bütün peykerlerden daha afiliydim işte! ne de olsa daha az önce kapıdan çıkarken yan yan bakıp dudak büken anaya “burası estambul enneee!” demiş, merdivenlerden âdeta süzülerek inmiş, teraslarda gün batımı izlemiş, vapurlarda martılara simit atmış, minibüslerde taciz edilmiş ve kendimi sokağa atmıştım.

işte dışarı çıkma kararı aldığım o anla sokaktaki ilk adımlarım arasında tüm bunlar olmuştu, sevgili zencef. kota12 hâlâ ‘blucin’ demek ya da intihara teşebbüs edenlere intihar etti, demek kadar macera dolu bir yolculuğa çıktığımın göstergeleriydi bunlar.. bu yolda tanıdığım herkesi, gittiğim her yeri ve yaşadığım her şeyi bu çünlüğün sayfalarına taşımak artık benim için bir şan şeref meselesiydi. kısım 2’de görüşmek üzereydik..

tuulia notu: aa, hım, evet, bu öykünün bizzat kendisi, bu öyküde geçen kişi, yer ve olaylar tam-maamen gerçektir. yani benzerlikler, aynılıklar olması mümkündür, hatta belki de bu öykünün baş kahramanı sizsinizdirdir.. öyle.

hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,818 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar