voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘yaşam’ Category

unemployed girl by Kazimir Malevich

onlar hayatın çeyreğinde yitik.. onlara göre akranlarının uğraşıları işe yaramaz.. kendi ölümlülüklerini çok düşünür oldular. ana babaları zamana karşı koyamadı ve şimdi sıra, kendilerinde.. güvensizlikleri, eylemlerinin anlamsızlığı gerçeğiyle destekli.. güvensizlikleri, değil bir başkasını kendilerini bile sevememe yetisiyle destekli.. güvensizlikleri, şimdiki başarılarını gölgeliyor..

yakın kişisel ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorundalar. arkadaşları ya da romantik ilişkileri yok; cinsel hüsran ve gönülsüz bekârlık, yaşam biçimleri.. işlerinde hayal kırıklığına uğruyorlar. okul yaşamını özlüyorlar. eğilimleri, güçlü fikirlere bağlanma yönünde.. sosyal etkileşimler, onları sıkıyor. eski okul arkadaşlarıyla da bağları yok.

finansal kökenli stres, hayatın pahalılığı altında ezilmelerini kolaylaştırıyor. yalnızlık, depresyon ve intihar eğilimleri onlar için sadece çayın yanında kurabiye.. yine de çocukları olsun istiyorlar. sanıyorlar ki herkes, bir şekilde, onlardan daha iyi durumda.. sosyal becerileri, hüsran boyutlarında..

klinik olarak teşhis edildiler.. geleceklerini kurtarmak için yapabilecekleri hiçbir şey yok. gelecek tasarıları yok çünkü şimdide kaygı ve ümitsizlik dolular.. yerleri sağlam değil. baskıyı hissediyorlar; ama sesleri çıkmıyor. hırslı ama yeri sağlam olmayan genç yetişkin, sen en büyük kurbansın. selam.

dar bir çerçeveden zihnini meşgul eden çeyrek ekmek hayat ve hiç bitmeyen laf kalabalığınla sen..

konuşmaya çok ihtiyacım var.. bu yüzden radyoyu açıyorum.. last.fm. en iyisi. çünkü bu aralar en sevdiğim zehir üreticisini çağırıp “arkadaşlarını da getir, parti yapıyoruz!” diyebiliyorum.. ve beni asla kırmıyorlar.. ne de olsa onlar hep gözde. partide sırlarımı açıklamaya karar verdim. her sırrım için farklı renkte bir kağıt alacağım.. sonra..

aslında arada bir, çok ama çok nadir, yakışıklı hasta geliyor.. yakışıklı hastayla sağlık kurulu yanında oynaşamadığımdan ilaçlara bakıyorum ben hep.. aslında hasta, yakışıklı da olsa sonuçta hasta değil mi? hasta la vista yani doktorların dediği gibi: hastayla görüşene dek bir şey söyleyemem..

ne işim var benim hastayla? doktor muyum? hemşire miyim? hasta mıyım? yok canım! hasta, yakışıklı da olsa hastalığını bilecek. yok öyle!

şşt, kızım, evde kaldın haberin yok..
öyle demeyin ama doktor hanım, benim de geleceğimi düşünmem lazım.

neyse, sonuç olarak, en şık abiyelerimizi giyip sağlık ocağı önünde buluştuk.. oğlanlar, abaya giymekte ısrar ettiler; peki, tamam biz zorla giydirdik ama sonuçta güzel oldular.. hem sonra ocağın kapısına asılı kaburgadan anladığım kadarıyla bishōnenler, özenle sağlık sofrasına meze hatta ana yemek olarak sunuluyormuş.. ah, bunları nereden mi duyuyorum?

şık giyimli ilaç mümessili, doktor hanımın kapısında durarak haykırıyordu:
daha fazlasını istemeye hakkın yok çünkü yaşamayı bilmiyorsun!
çok bilmiş mümessil, saat 3’ten önce sana konuşmak düşmez! diyerek çantasını elinden kaptığım gibi kafasına indirdim.. bütün promosyonları, ilaç maketleri, broşürleri yere dağıldı.. pişman değilim, baş hekimim, yine olsa yine yaparım!

sonuç olarak sağlık ocağındaki gece yarısı partisinden kovulduk.. abiyelerimizi çıkartıp başka diyarlara gitmeye baktık.. oğlanlar da dayanamayıp abayalarını çıkardı.. şimdi hepimizi çok güzeliz; hem çıplak hem güzel..

sağlık ocağına yaklaşırken binadan gelen müzik seslerine inanamamış ve içimizi bir ürperti, bir heyecan kaplamıştı.. sanki yabancı diyarlara ilk gidişimiz, uzaylılarla ilk karşılaşmamızdı.. şimdiyse oradan ayrılırken müzik, kulaklarımıza daha az gelir oluyor.. arkamızı dönüp bakmıyoruz; artık şarkıları seçemiyoruz.. bitti. umrumuzda değil..

güneş imparatorluğunun topraklarında dendiği gibi: “biz insanlar, dünyanın hükümdarlarıyız. bu güç, her kız ve erkeğin içinde mevcut.” bu yüzden umrumuzda değil.. ve yürümeye devam ediyoruz..

eğer doktorunuz karşınıza geçip ” test sonuçlarınız elimize ulaştı tuulia hanım. ha ha, siz yaşamdan korkuyorsunuz!” diyerek artistlik taslasaydı ona verilecek en arabesk cevap şu olmaz mıydı? : “beni üzmeye kalkarsan arizona çöllerine sürerim arabamı.”

kafamda bunları evirip çevirirken yanımda yürüyen çıplak arkadaşlarıma bakıyorum.. duruyorum; duruyorlar.. “sizin çıplaklığınız, benim yalnızlığımı aşamaz.” ve dönüp gidiyorum..

bu sene tatile çıkamıyorum. para yüzünden yurt dışı planlarını iptal ettikten sonra hiç gitmediğim şehirlerde gezmek adına aynı parayı harcamaya evet dedim.. domuz gribi hakkında herhangi bir fikrim yok. ama uzaklardayken mide ve bağırsak ilaçlarını listeye eklemek gerekecek. uzaklarda olma fikrini, aynı yoldan eve dönme fikrinden daha cazip bulmak diye bir şey var.. uzaklarda kendini bulmak, uzaklarda cehennemini tanımak; uzaklarda cenneti aramak… ilüzyon bitmez; ama gözlerini açıp o uçuruma gerçekten bakabilecek misin, tuulia?

  • hayatımdan memnun değilim. hayatımdan çok daha memnun olabilirim..
  • artık sigortam var ve sistemde adımı görmek beni korkutuyor. bir süredir sigortalıyım ve daha fazla sigortalanabilirim..
  • kendim için hiç çabalamıyorum; yapmam gereken şeyleri sürekli erteliyorum, sonra birileri çıkıp benim için bir şeyleri hallediyor. bu hep böyle. içimden bir ses, beni sürekli daha rahat olmaya teşvik ediyor.. onu dinlediğim sürece herşey yolunda gidiyor. yaşıyorsam bu yüzden.. yarın tek başıma markete gidip alış veriş yapacağım ve metroya binip gideceğim..
  • uzun zamandır yeni dönüm noktamın nerelerde kaldığını merak ediyordum. şimdilerde bir sonrakinin ne zaman geleceğini merak eder oldum. eğer bir dönüm noktası varsa bu şimdi olmalı..
  • … için nasıl bir kafa yapısına sahip olmak gerekiyor? bu bağlantılar nasıl kuruluyor? insanlar nasıl seviliyor?
  • çocukken çalardım.
  • içine hayalet kaçmış cd player canı istediği zaman dinah washington çalmaya başlarsa buna hayır dememeyi öğrenecek kadar keyiflendiğim zamanlarım oldu..
  • herkesin gülümsediği ve barmenlerin bir süre sonra türkçe konuşmaya başladığı bu şehirde birileri ne kadar mutlu olduğumu ve sürekli gülümsediğimi söylediğinde şaşırmam yersiz..
  • kıçım titremeye başlayana kadar üşüdüğümü anlamadığım havalarda çıplak gezmeyi severim..
  • iki şehre âşık oldum; ikisi de soğuktu, ikisi de mükemmeldi; ikisinden de ayrı düştüm. belki de gerçekten mutlu aşk, yoktur..
  • cehaletim, pek çok şeyi anlamama engel oluyor.

tatil, bitti.

üzgünüm. o kadar üzgünüm ki tek istediğim yok olmak.. o gün neden o kadar üzgün olduğumun nedenleri anlamsız.. o gün, üzgünlüğüm, kendinden önceki nice krizlerin üzerine binen varoluşsal bir krizi tetiklerken benim çıkmam gerek.. kimseye bakacak, gülecek, konuşacak gücüm yok; dokunsalar yıkılacağım ama ona gitmeliyim.. ona gidip ağzımı açacağım; hâlbuki ağzım da benimle birlikte yok olsun istiyorum..

o da herkes gibi çok ağır; çünkü var.. o, benim yapamadığım her şeyi yapıyor ve hayatta kalıyor.. oysaki hiç önemli biri değil.. ve ben onun ağırlığı altında ezileceğimi bile bile gidiyorum.. çünkü mecburum.. ağzımın varoluşla hiç ilgisi yok; onun kendi sorunları var.. ağzımı açıyorum..

koltukta beklerken koltuk da benimle birlikte yok olsun istiyorum.. dokunsalar yıkılacağım.. ve o içeri girip “üzgün kız, baş yine eğik..” diyor. başımı çeviriyorum, ondan uzağa, başka yere.. ben, hep başı eğik kız.. eğik baş.. ben hep üzgün.. ben hep o kadar üzgün ki o baş hep olmaması gereken yerlerde. ona bakıp sözlerinin ağırlığını tartması gerektiğini söylemek; “oh, ne güzel, ne mutlu size! mevcudiyetiniz gözlerinizi kamaştırmış! o kadar ağırsınız ki yaşamak hafif kalıyor.” demek istiyorum.. başımı çeviriyorum, belki bir iç çekiyorum.. kederim kendini saklayamamış demek ki.. hiçbir şey söylemiyorum.. bazılarına hiçbir şey söylememeli, diye.. bazılarının gafları, sessizlikte yüzlerine baksın, diye..

ama bu bile benim hareketim değil.. tepkilerim, duygularım, varoluşum bile bana özgü değil.. bu dünyaya bir kopya olarak gelmek; bundan kaçmak için kendine dair her şeyi silerek yaşamı geçiştirmek ve her dönemeçte bu gerçekle karşılaşmak; benlik yanılgısını tatmak.. aynadaki yabancıya hesap sormak.. bön bakışlı yabancıdan hiç gelmeyen cevaplar..

nefret ettiğin, küçümsediğin o şey değil misin sen de? “he who fights monsters …” dememiş miydi alman filozof? tebrikler! artık siz de canavarın ta kendisisiniz.. benim canavarım, içimdeki johan; bana musallat olan bir hastalık değil aslında.. benim ta kendim.. ben zannettiğim şey, aslında yok.. ve karanlık, maske takarak benim yerime var olan bir canavar..

iki gün önce yeni yağmış karlarda kırt kırt yürürken -çünkü evet, ben de karda öyle ya da böyle yürüyorum- yanından geçtiklerimin gerizekâlı galiba, diye düşünebilme olasılıklarına aldırmadan “hım hım hım” diye çocuklar gibi şen mırıldanıyordum.. şimdiyse ayaklarımın altında çamurumsu buzlar kütürdüyor.. ayaklarımın altı… kardan geriye kalana bakıyorum.. kütürt.. ayaklarımın altından kayıp gidiyorum..

apart dairemde tek başıma oturuyorum. diğerleri nerede bilmiyorum. sanırım dünya barış günü adına düzenlenen dünya barışı ve dostluk maratonu heyecanı içinde bütün şeyler gibi beni de unutup gitmişler. hepsini bir tekil yerine koyup git gidersen, dedikten sonra içimden de “böylede sikiş olurmu?” demiş olma ihtimalim çok yüksek.

neyse sonuçta odada yalnızım. üstelik benim odam bile değil burası. niye kendi odamda oturmuyorum? sanırım kendime oyalanacak işler arıyorum bu odada. kitap mı okuyorum? yoksa dünyadaki çöller üzerine belgesellerle evren ve yaşam vikipedi serisini mi izliyorum? belki de boş boş duruyorum. tam o anda karşımdaki dolabın kapağı yavaş yavaş gıcırdaya gıcırdaya açılıyor. ben kapağı izliyorum, kapak açılıyor. içimden bermuda şeytan üçgeni, diye geçiriyorum bir an.. sonra hemen kendime gelip romantik yerler ya da dünyanın en romantik resmi ne olabilir ki, diyerekten ortamı dağıtma çabaları filan..

eski günler geliyor aklıma birden.. çöl kum ve sex film zamanları… cikcik porno film izleyip çöp adamla sevişme oyunu oynardık bizim hadımla. çoğu zaman tekel bira kokar ve kız oyunları oynamak istiyorum ben, diye mızmızlanırdı. “gerçekten yemek yapmak istiyorum oyunla…” bazen evlere servis ev yemekleri yapan bir yer biliyorum, diyerekten avutmaya çalışırdım ama dinlemezdi.

günün birinde genelde birlikte oynadığımız parkta tek başıma nudes dans yapıyordum ki ağaçların arasından beliriverdi ve şöyle buyurdu: “gidiyorum yalnızlıgımla.” bu kadar afili bir girişe gerek var mıydı ki, diye düşünürken çaresiz “peki, askeri gideceği yer paklarmış.” dedim ve yolcu ettim bizimkini. giderken geri döndü. gözleri kısık, sesi boğuk boğazlanan bir köpek gibi “gidiyorum yalnızlığıma…” dedi. eh, anladık uzatma, diyecek oldum ki birden yok oldu ağaçların arasında.

bunca yıl eminim ki böyle bir afili giriş ve afili çıkış için çalışmıştı, şerefsizim. fazla kafa yormadım yine de.. hemen unutmak lafları çaktım arkasından. neden varsın, falan dedim. artık yoksun, diyerek rahatlattım kendimi.

şimdi düşünüyorum da amma boş şeylerle uğraşmışız be küçükken.. dolabın gıcırdayan kapağı ilgimin dağılmasından içerlemiş olmalı ki daha bir gürültülü gıcırdamaya başlıyor. şimdiki zamana zoraki dönüşüm sırasında vardığım sonucu yitiriyorum.

tuulia notu: bu site şimdilik arama motorlarına kapalı.. sanırım nedeni, yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere yeşille belirtilmiş arama motoru girdileri olsa gerek.. bana bunlarla gelme, ey okuyan!

sevgili zencefil, hayır hayır! şöyle başlamalı: ey, zencefil kılıklı dürzü! kabalığımı mazur gör; seni kaynar sulara yatırıp su buharına karışan kokunu içime çeke çeke içmek isterdim ama görüyorsun ki acımasızlığımın bir nedeni var: keyfim pek yerinde!

bu yüzden karanlığı ve ölümü bir kenara bırakıp yaşlılıktan söz edeceğim. çünkü yaşlanmak demek, ölümü düşünmemek demektir. şöyle ki, doktorlara gittiğim kadar yaşlılara da gittiğimden söyleyecek çok şeyleri oluyordu, bu tonton insanların.. yaşlı teyzeler, beni içeri davet edip yiyecek içecek ikram etmek istiyorlardı; birlikte çay içelim, kurabiye yiyelim arzusundaydılar mütemadiyen..

çarpık bir mantığı olan karanlığım, nedense bunu pek eğlenceli buluyordu.. ne hikmetse, sokaktaki teyzelerin de bana olan ilgisi es geçilecek gibi değildi.. öyle ki, karanlığımı dolaşmaya çıkardığım ilk gün, kavga eden kalabalığı henüz geçmiş ve ufukta acaba daha neler var merakıyla gözlerimi kısmıştım ki bakışım, az ilerde bir duvar kenarında duran teyze üzerinde kalıverdi..

teyze, çizgi film gözleriyle melül melül etrafında bakınıyordu; beni görür görmez bakışlarıyla üzerime atlatı.. onu itip yolumu değiştiremezdim çünkü teyze yolumun tam üzerindeydi ve yardıma muhtaç bir çizgi film karakteri kadar karşı konulmazdı.. sonuç olarak, söze “evladım beni markete götür, eve yürüt, başım dönüyor, ayağım sakat” diyerek başladı. ciyak kedi‘nin dillendirmeyi pek sevdiği “yardım etmek can yakmaz” düsturuyla girdim teyzenin koluna; bir eliyle yapıştı etime.. yardım isteyen yaşlı teyzelerin ellerinin fırın gibi sıcak olmasının arkasındaki komplo teorilerini hemen değerlendiriverdim iki saniyede.. eğer biraz daha paranoyak olsaydım onun insan olmadığına inanabilirdim.. nitekim yolda bana bir takım şüpheli sorular sordu: kaç yaşındaymışım? evli miymişim? nerede oturuyormuşum? biraz biraz daha paranoyak olsaydım onun gizli bilgilerime ulaşmaya çalışan bir casus olduğuna inanabilirdim..

nedense karanlığım çalınmaktan çok korkuyordu ve bu gibi durumlarda aklıma garip garip fikirler sokuyordu.. kaçamak cevaplarımdan işkillenmiş olacak ki teyze, pişirmek için aldığı baklayı torbasından çıkardı ve ekledi: “çok soru sordum değil mi? ben de oğluma kız arıyorum; kusura bakma evladım.. güzelsin, alımlısın.. umarım hayalindeki baklayı pişirirsin.” ve bu son sözlerle teyze, beni orada, yolun ortasında, elimdeki baklayla bırakıp evinin yolunu tuttu..

ilk teyze şokunu daha atlatamamıştım ki etrafım bir teyze sürüsüyle sarıldı.. hep bir ağızdan “ah, ne güzel şeysin sen, maşallah, pek cici.. bir şeyler içmez misin? yolandaaa! güzel kızıma bir kahve yapıver, o kurabiyelerden de getir!” dediler.. çaresiz hepsinin çayını, kahvesini içtim; kurabiyelerini, tatlılarını, meyvelerini mideye indirdim.. onlardan ayrıldığımda arkamdan söyle sesleniyorlardı: “sakın yaşlanma, olur mu, evladım?” gülümseyerek yoluma devam ettim. karanlığım kulağıma fısıldıyordu: “senin ölmeni istiyorlar.”

tuulia notu: pek ihtişamlı bir son olmadı galiba, değil mi? aslında buna son bile denemez.. çünkü macera devam ediyor.. ancak dillendirmek de yazıya dökmek de son derece zor..

küçük sarı çiçekleeeeer!

ve böylece sabah akşam aziz yahya seanslarına gitmeye başladım.. her ne kadar etten kemikten bir gerçekliği olmasa da azizin, benimle çiçekleri aracılığıyla iletişim kurduğunu biliyordum; çiçeklerinin huzurunda her zaman tok ve ayık bulunmamı istediğini bildiğim gibi… her sabah kahvaltıdan ve her akşam yemekten sonra o garip kokulu sarı çiçeklere bırakıyordum kendimi..

bir kahvaltı veya bir akşam yemeği kaçırsam sorun olmuyordu.. ama seansları haftalar boyu kaçırmak demek, karanlığın hiç gitmemişçesine, pişkince içine çöreklenmesi; yerine güzelce yerleşip ayaklarını uzatması ve kumandayı ele geçirmesi demekti. kumandanın karanlığın eline geçmesi ise, dünyayı ve üzerindeki yaşamı onun gözlerinden görmek demekti.. karanlığın gözlerinden görülen dünyayı nasıl tasvir edebilirim ki sana, zencefilli turtam? o zencefil bakan gözlerini zencefil kokan ellerinle ovuşturmayı bırak. yoksa sıkıyor muyum seni? oysaki ne istekliydin öykü cinlerimle oynamaya!

o halde sana cevizlerden bahsedeyim.. primatlardan kemirgenlere, dinozor bozması kuşlardan böceklere kadar herkesin gözdesidir ceviz yemişi.. bizim buradaki bazı primatlar kâh ağaçlara sopa fırlatarak kâh onları sallayarak düşürdükleri cevizleri yerlere çala çala kırmaya uğraşırlar.. inan ki ceviz kırmada en başarılı hayvan, kargadır. o kadar başarılıdır ki bazı primatlar, kargayı taklit etmek isterler.. şüphesiz şehrin en bıçkın kuşudur karga.. martılar, her ne kadar, onunla boy ölçüşecek kadar heybetli olsalar da zekâsını alt edemezler.. işte bu yüzdendir ki cevizin en iyisini hep kargalar yer.. zaten ceviz kıran bir martı da görmemişsindir eminim!

bu ceviz sezonunu kapatırken eklemeden edemeyeceğim, ağacından inip gelen cevizin tadı başkadır ve bu sezon, cevizlerin en güzelleri, en datlıları ağaçlarından inerek ayağıma kadar gelmişlerdir. bu kadar ilerlemişken cevizin ne denli kutsal bir yemiş olduğunu da anlatmama izin ver, lütfen..

cevizin aç bünye üzerinde caydırıcı olmaktan öte merak uyandırıcı olan kabuğunun gücü, içindeki meyvesinin olgunlaşmaya başlamasından itibaren dışarıya gönderdiği sinyallerden gelir.. bu sinyaller, ister mistik ister kimyasal olsun ceviz ağacının altında, yanında, dalında ya da üzerindeki havada ne varsa kendine âşık eder.. ceviz yemişinin gücü, süper zekâlı bir insanın beyin gücüne denktir; yani ceviz yemişinin şeklinin beyni andırması boşuna değildir. bu yüzdendir ki cevizin kabuğunu içindeki yemişi parçalamadan kırmak makbuldür. şimdi diyeceksin ki “kafayı cevizlerle mi bozdun, bre zındık?” zındıklığım cevizden olsun, be çayda demlenesi, şifalar şifalısı.. ayrıca söz konusu ceviz olduğunda zındıklaşmayacak birini tanımıyorum.

ceviz konusunda bu kadar atıp tutmam seni yanıltmasın, kızılparem. ceviz benim için geçici bir heves.. inan ki bak! daha önce ne hindibalar, ne ebegümeçleri eskittim ben! bitkisever bir insanım ne de olsa.. yalnız şunu bil, bunlar tüketime yönelik ilişkiler.. işte o sarı çiçeklerle olan ilişkim de sadece çıkar ilişkisi.. yoksa sana duyduğum hayranlığa hiçbiri layık değil! ah, o karşılıksız sevgi! ah, platonik göz! ah, bundan haberin yoktu, öyle değil mi?.. şimdi olduğuna göre lütfen şöyle deme: “ben platonik aşktan pek anlamam. benim aşkım gerçektir.” olur mu?

tuulia notu: bu öyküde yer alan herkes, her şey falan filan derken araya zencefil karıştı.. sanırım 3. kısma geçmek sandığımdan daha uzun sürecek.. hmmm


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

RSS “sizi kendime boğmak istiyorum” veya bir alt başlık olarak “polip’in intikamı”

  • Bir hata oluştu; besleme kapalı gibi görünüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

gezinenler var

  • 49,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar