voy a bailar cada mañana

Archive for the ‘geçmiş’ Category

gecenin 01:40’ında telefonuma bir mesaj gelmiş: “tuulia?” ben bu mesajı sabah gördüm; çünkü her ne kadar arayanım soranım pek olmasa da olur olmaz zamanlarda densizce rahatsız edilmeyeyim diye telefonu kapatıp öyle yatıyorum.

kafamda sorular var: 1. sen kimsin? 2. telefon numaramı nereden buldun? 3. bilmediğin bir numaraya kendini tanıtmadan ama onu tanıdığını belirten bir mesajı niye atarsın?

görüşmeyi kestiğim ya da numaraları çalınan telefonumda kaldığı için koptuğum bütün insanları kafamda sıralıyorum; numaraları karşılaştırıyorum; o değil, bu değil.. hmmm. aman şu olmasın hiç çekemem.. ya meraktan ya sıkıntıdan ya da başka şeylerden normalde yok sayacağım bu olayı kurcalamaya karar veriyorum ve böyle bir mesaja verilecek en mantıklı cevabı yolluyorum: “evet?”

işte, bilmem nereden bilmem kimmiş; numaram aklında kalmış; düşündüğüm gibi değilmiş; bir süredir benimle görüşmeyi düşünüyormuş; ona yardım edersem sevinirmiş.. hmmm

e, iyi düşündüğüm gibi değilmiş de ne düşünmüştüm ki? bir şey düşündüğüm yok, zaten tanımadığım insanlar hakkında düşünmem ben. hö? he, evet.. hı hı..

neyse sonuç olarak e-posta adresimi gönderdim; ne konuda yardım istediğini belirtmesini rica ettim.. damdan düşer gibi yardım istenmez ki hem canım! bir de kendi hayatını bile yönlendiremeyen birinden yardım istemek nasıl bir şey ki? desem kelin ilacı olsa… öyle işte..

henüz bir cevap gelmedi. kırıldı mı ki acaba? keh keh

Reklamlar

bakıyorum dolabıma giyecek hiç siyah şeyim yok.. olanlar da giyilecek gibi değil.. siyah mı giymek gerekiyor acaba? 5-6 ay önceydi bu. ilk kez kaçınamayacağım bir cenazeyle karşılaşmıştım. ölülerle vedalaşma yöntemlerini, özellikle de kültür emperyalizminin etkisiyle beynimdeki film arşivinin onaylamadığı ölüye toplu saygı duruş kültürünü sevemiyordum.

sonuç olarak, bakıyorum her gün bir ünlü ölüyor, herkes siyah giymiş. yani, sosyete siyahı seviyor. evet, evet, şu cenaze.. cami avlusunda *ayaklı* kokteyl; kimse içmiyor ama herkes pek konuşkan, pek sosyal.. saça şöyle bir dolanmış tülbent, güneş gözlükleri.. gerçeküstü bir cenaze kokteylinde kıkırdamalar..

“gülmeyin!” emir büyük yerden.. cenazelerde gülmenin daha anlamlı olduğunu düşünsem de kazık gibi dikilmek en iyi çözüm sanırım. “ah, tanıyamadık. baş örtüsü, gözlükler falan..” kim demiş cenazelerde küsler barışır diye? bazı kırgınlıklar ömür boyudur.. gerisi de boşluk zaten.

faydacılık diye bir şey var mesela ama ben şunu eklemeden geçemeyeceğim: hayır, bayım! ben kesinlikle mutlu bir domuz olmayı tercih ederim! ah, şemalar, kurallar, çizgiler… bunlar okul çocukları içindir, baylar.. ben an’a inanırım.. her an başkadır. her ben başkadır. plansızlığın planı filan olmaz.. ayrıca joker’i sevmek nasıl bir saçmalıktır.. insanlar, tuzaklara âşık..

evet, elimden tutulsun istiyorum.. bu bir bataklık. bense kenarda bekliyorum. biraz yürek, kızım! kendini sevmek, değil olay.. kendini sevmeyi hiç bırakmamak.. insanlara şaşasım var; yaşamlarını her şeyi gören göz’ün cehennemine düşmeden yaşayabildikleri için. bazı şeyleri unutmak gerek, evet. elimden tutulasım var.

cenazeniz sizin olsun! ölüsünü görmediğim, dokunmadığım hiçbir şeyin cenazesini sahiplenmem ben. mezar taşlarına da bakmam. ve bu yazı, hiç de tasarlandığı gibi olmadı.

kısa bir minibüs yolculuğu.. “nerede ineceğim? burada mı? teşekkürler.” yurdum erkeklerinin adım atacak yer bulunmayan minibüste en az kadınlar kadar yanındakine değmeme, elini kolunu doğru yere koyma çabası yüreğimi okşadı doğrusu. başka bir yerlerim okşansaydı, zira, bu kadar olumlu bir başlangıcı olmazdı bu yazının.

“çok kolay. oradan hem minibüs hem otobüs var. ineceğin yeri söyle sana yardımcı olurlar.” otobüsü kaçırdığımı anlayınca minibüse yürümeye karar veriyorum. önce minibüslerin doluluğu gözümü korkutuyor. bir süre sonra önümde makûl yerleri boş olan bir minibüs duruyor.

ücret kadıköy ücretinden biraz fazla ama gideceğim yere daha kısa zamanda gidiyorum. bu ilginç. inince arıyorum. “indim bekliyorum.” “öyle mi? ne kadar hızlısın! hemen geliyorum.” büyük buluşma.

10 yıl sonra astigmatlı gözlerle uzaktan gelen figürü tanıma çabası. msn’den yollanan fotoğraflarla az çok biçimlenen tanıma merkezi işini doğru yapıyor. en azından benim tarafımda. “tanıyamadım var ya. sonra dedim, bu saatte orada başka kim bekler ki? saçlarından sanırım. bu kadar uzun beklemiyordum.”

gururla kıçıma kadar uzatma hevesimden bahsediyorum bir yandan da saçlarımın sırtımda ulaştığı noktayı gösterirken. eve gidiyoruz. sebzeli makarna bir gün önceden kararlaştırıldığı üzere pişmeyi bekliyor. balkonda harika bir akşam yemeği. iletişimsizlikten büzüşmüş beynim bir anda bir genleşme yaşayınca çenem kapanmıyor.

“konuş canım. konuşalım, diye buluştuk zaten.” gecenin ilerleyen zamanlarında feysbuklarda eskilerin şimdiki hâllerinden seçmeler.. o, bu ve şu evlenmiş.. bilmem kim dışarda bir yere gitmiş, öteki de dubai’ye. biri buradaymış, onun ailesi ölmüş. bir iki tanesi kapanmış. birinin bebeği olmuş. bir diğeri hiç değişmemiş.

ya biz? biz hâlâ anlaşıyoruz. kaldığımız yerden dense yeridir. çekinme, gücenme, gereksiz gerilim yok. güzel bir gece. uykusuz kalınsa ve uykuya geçmekte zorlanılsa da..

iki söz bekliyorum.. biri doğayla iç içe diğeri mistisizmle. gelecek günler daha güzel olacak umuyorum.

bir dairede dört kişiyiz. gök gözlü kız, dışarı çıkmak istiyor. ben istemiyorum. çeşit çeşit yaramazlık var aklımda. o dairenin ruhundan söz açılıyor bir ara.. hevesle bütün odaları dolanıyorum. dairenin sahibi, ölü kadının ruhundan iz yok. varsa da ben hissedemiyorum.

gök gözlü kız, “dışarı çıkalım!” diye diretiyor. tekel bayiinden sigara, kola ya da bira alma amacında olsa gerek.. şu an hatırlamak zor.. “o ikisi gitsin biz kalalım.” diyorum. “yok, biz de çıkalım.” diyor. “neden?” diyorum, “korkuyorum.” diyor. “korkma, burada hayalet filan yok. bir şey olmaz.” diyecek oluyorum; cevap beklenmedik ve ilginç: “ben, senden korkuyorum.” Yazının devamını oku »

hiroshima mon amour.jpg

“eğer biraz daha kendi içine gömülürsen kara deliğe dönüşeceksin.” ona tam da böyle demişim.. hiç hatırlamıyorum.. o hatırlıyor.. “birinin bana söyleyip de hatırladığım nadir cümlelerden biri.” diye de ekliyor.. ben her şeyi unutuyorum.. unutmak deyince hatırladığım bir şeyler var..

“ben işte o kara deliğe dönüştüm.” diyor sonra.. gülüyorum.. “eh, ben de.. ben de..” hepimiz kendi kara deliğimiz içinde bir yolculuğa çıkıyoruz.. Yazının devamını oku »

hayatım boyunca gösterişi hiç sevemedim. ne kola takılan altın bilezikler ne arkadaşlara gösterilen tek taş nişan yüzüğü, ne 500 kişilik düğün kutlamaları ne özel okula giden gürbüz çocuklar.. yemekleri de diğer her şey gibi bu bakış açısıyla değerlendiren ben, yemeğe duyduğum doymak bilmez açlığıma rağmen bazısıyla asla barışamadım. bunlardan biri aşuredir.

aşurenin hiçbir şeyini sevmem. ne kokusunu, ne tadını, ne o gösterişli karmaşasını ne de komşulara dağıtma telaşı ve de gururunu.. bana göre güzel bir tatlı, en fazla limonlu peykek kadar gösterşli olmalıdır: kremasının üste çıkan ağır tadı, tüm o limon sadeliğinin altında yatan ihtişamı ortaya çıkarır. falan filan. limonlu gazoz da böyledir. ama aşure?

aşure bana göre kürklere, mücevherlere, her daim yapılı saçlara ve abartılı makyaja sahip bir kadın gibi.. kendini bu kadar öne çıkarmaya, göğsünü bu kadar germeye, cicilerini gözler önüne bu kadar sermeye ne gerek var? bir de peykeke bakın, sessiz atın tekmesi gerçekten de pek hatta peykek olurmuş.. tabii bunlar sadece benim hissiyatım.

gözü dönmüş aşure aşıkları tarafından saldırıya uğramadan önce son sözümü söylemek isterim: aşureni de al git buradan! hadi yürü.. günün birinde biri kapımı çalacak elinde aşureyle ve ben açıp “ah, çok teşekkür ederim. ama ben aşure sevmem.” diyeceğim. kadın cin çarpmışa dönecek. nedir bu aşure aşkı anlamadım ki.

pupa.jpg

aman tanrııım, a.j., j.a.’yı aramak konusunda b.p.’ye yalan mı söylemiş? yüzde seksen saf bir gülümseyiş, yüzde doksan kusursuz bir güzellik ve yüzde doksan beş etkileyici bir kişilikle karşına dikilse bir insan ne dersin? “ah, hayır, ben yetinmem; yetinemem; mümkün deeeğğğğllll!” mi dersin?

makyaj yapıp dışarı çıkasım var. ama dışarısı, dışarısı değil ki.. peki ama nasıl? eğer ben dışarı çıkıyorsam ve dışarısı dışarısı değilse o hâlde ben nereye çıkıyorum ve daha da önemlisi dışarısı nerede? tüm bu ilgisizliğim ve bilgisizliğimle şu son 4-5 sene içinde kaybettiğim sayısız şey arasına dışarısının da ekleneceğini kestirememiştim. Yazının devamını oku »


hayatın anlamı, evet.


Viagra orgy leads to man's death *
Posted by David Pescovitz, February 27, 2009 2:09 PM

Serge Tuganov, 28, of Moscow, accepted a $4000+ bet from two women that he couldn't handle a 12-hour sex marathon with them. According to KTLA News, he won by downing a bottle of viagra. But right after the orgy, he died of a heart attack. No info on how many pills might in a "bottle." In fact, not much info in general. "Man Dies After 12 Hour Viagra Fueled Orgy" (Thanks, Derek Bledsoe!)


Jessemoya:
Well, of course he died. What else do you do with your life after you win a $4,000 bet by having sex with two women for 12 hours? Nothing! That's it, you're done. YOU WIN.

Bu da nesi?

dikkat!

 

ah, bu çünlük, hiçbir şey olmak ya da daha da kötüsü her şey olmak adına üzerine gereğinden fazla şey almıştır.


ne yazdıklarımın arkasından çekilirim ne de yazılanlara bel bağlayabilirim.. sabahın köründe karanlıklar içinden çıkıp kapıma dayanan adamların beynini patlatmak için bir silahım olsa ben de bebekler gibi uyurdum. tek dileğim, oyunun orta yerinde hata veren, yeniden başlayan nonoş bilgisayarıma organ nakli yapabilmek. üç kuruş kazanamazken üç kuruşumu almaya gelen kara adamlara haddini bildirme isteği ile dolup dolup taşarım.


takip ettiğim blogların birer birer yazmayı bırakmasını, ara vermesini üzerime almalı mıyım? ya da tadı tuzu kaçanlara "cık cık cık.. yakıştıramadım." mı demeliyim? her şey boş.. dağılın.. görecek bir şey kalmadı millet! ama yine de.. doktor, söyle bana: dudak parlatıcımı gece yatarken yastığımın altına koysam sabah kalktığımda dudaklarım daha dolgun olur mu? bu dudaklarla hırsıza bir tane koysam duvara yapışır, anasını babasını unutur mu? ha?


bir zamanlar özgün merhaba:


veee, hepinize elo melo sayın simciler ve de simcikler!


“boş boş boş” ve de “laf laf laf” görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. “ama ben burada yazılanları anlamıyorum.” diyenlere de şimdiden “uğurlar olsun.”


ayrıca, sûlsûl ve de tuuliaaa!

bir de buradan buyurun

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

dear stalker

takip etmek istersen..

ayrıca

rocassid [at]la ciimeyil nehrinin kıyısında dolaşmaya çıktı. burada hava güzel, gönlü ferah... uğrarsan orada olacak..

gezinenler var

  • 50,995 kere gezmişler

kedimi nasıl zehirliyorum..

en sevdiğim zehir üreticileri


en sevdiğim zehirler


bu aralar